Gülpembe

Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi, herkesin de başlangıcı var. O başlangıcın kim olduğunu bilmeye de ihtiyacı var. Babamın babası olan dedem vefat ettiği için ve ben de onunla hiç tanışmadığım için soyumun babaanneme dayandığını düşünürdüm çocukken. Hangi diyara, hangi ile gitsek o da bizimle gelirdi. Bizimle gelmediğinde de mutlaka bize gelirdi. Gerçi sigara kokan otobüsleri hiç sevmezdi ama yine de bize gelirdi. Ben de arkadaşlarıma önceden haber verirdim. “Babaannem bize gelecek.” Bu benim dilimde “Biz yalnız değiliz, biz bu kadar değiliz, bizim devamımız var.” anlamına geliyordu.

Geldiğinde de bize, hiç eli boş gelmezdi. Sanki bizim oralarda satılmıyormuş gibi köyden çitos, çikolata, kek getirirdi. O bize gelince gezmelere giderdik ya da annemle mantı ve yufka açarlardı. O gelince babam çocuklaşır annemin yükü azalırdı. O gelince mutlaka güzel şeyler olurdu yani.

Doğum günlerimizi hiç unutmazdı. Bazen günleri karıştırır bir gün önceden arardı. Okuma bayramlarımıza, okul müsamerelerimize, mezuniyetlerimize hep gurbetlik giysileriyle katılır bizi hiç yalnız bırakmazdı. Onun gelmediği okul gösterilerimin sayılmadığını düşünürdüm.

Biz büyüdükçe o da küçüldü. Bir genç kızın yanında genç kız, delikanlının yanında delikanlı olurdu. Bence en sevdiği konular gönül işleriydi. Doyasıya yaşayamadığı için belki de. Sevene, sevenlere anlayışı sonsuzdu. Yoksa kaçan aşıklar niye onun evinde soluğu alsın ki? Herkesin mürüvvetini görmek isterdi. Başta torunlarının… Ne zaman hastalansa onu bizim düğünlerimizi görmek zorunda olmasıyla iyileşmeye ikna ediyorduk. Açıkçası babaannem düğünümü göremeyecek diye de ödüm kopuyordu. Ama ona ikna etmişiz, çok şükür. Daha küçük olan torunlarının sırada olduğunu söylediğimizde o kadar da yaşamak istemediğini söylerdi.

Hem bu kadar hayat dolu hem de bir ayağı yola koyulmaya hazır başka birini bilmiyorum. Oturup sohbet ederken bir anda kalkıp oynamaya başlardık. Kahkahalarla gülerken birden konu ölüme, ölenlere ve sıralı ölüme gelirdi. İçinde kaç kişiyle yaşadığını bilmek imkansızdı. Birden bilge bir kadın olur her duruma uygun doğru sözü söylerdi. Sözü o mu söyledi yoksa başkasından mı duydu hiç bilemezdik. Bazen de birden çocuklaşır çayına şeker atmakta ısrar ederdi.

Herkesi ayrı ayrı düşünür, herkese ayrı dertlenirdi. Kendi hâlini düşünmeye fırsat bulamazdı. Belki kendi hâlini düşünmeye fırsatı bırakmıyordu kendine. Son konuşmalardan birinde dünyanın bir ucunda ne işim olduğunu sordu. Babaanne ne zamandır gitmek  istiyorum ya, yalnız gitmeyeceğim zaten, dedim. Bir şey demedi. Gönülsüzdü belli ki, halam arkadan anne isteyerek gidiyor, zorunda olduğu için değil, dedi. Sonra konuyu değiştirdi. Sen hastane odasında, doğru düzgün soluk alamazken, n’apacaksın torununun dünyanın hangi ucunda olduğunu. Ah benim canım babaannem…

Kendinle ilgili yaşamın boyunca belki hiçbir muradının gerçekleşmediğini, çünkü kendinle ilgili bir dileğinin olmadığını tahmin ediyorum. Fakat kendi ölümünle, cenazenle ilgili tüm duaların kabul oldu. Herkes oradaydı, herkes senin için gelmişti. Kur’anlar okundu, gelen herkes karnını doyurdu da ayrıldı evinden. Alelacele götürmedi kimse seni evinden. Yani her şey istediğin gibiydi. Sonunda… Eğer eski günlerimizde olsaydık, senden -di’li geçmiş zamanla bahsetmezdim ve o gün sana cenaze dedirtmezdim. Ama hayat insana her şeyi gösteriyor. Yoksa insanın aklı başında olsa hiç babaannesine cenaze dedirtir mi?

Yokluğuna nasıl alışacağız bilmiyorum… Kalan düğünleri göremeyeceksin, doğacak bebelerimizi göremeyeceksin. Biz bunları seninle paylaşmazsak tadı olur mu bilmiyorum. Bayramlarda çaldığımız ilk kapıyı senin açmamana nasıl alışacağız bilmiyorum.  Ama mekânın cennet biliyorum. Tüm ağrılarından, sızılarından, hastalıklarından, dertlerinden, kederlerinden kurtuldun, seni melekler karşıladı biliyorum. Kaybettiğin bebeğini kucağına aldın ve ona ninniler söylüyorsun biliyorum…

2 Eylül 2021

Kıymetli babaannem merhume Zekiye Yılmaz’ın ruhuna El Fatiha.

Mataramda Muştu

“Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.”

 Hayatımızın bana kalırsa tamamı bir iç ve dış yolculuktan ibaret. Kim olduğumuzu bulma gayretlerimiz, yanlış yerde olduğumuzu fark edişlerimiz, aynı yere nasıl dönüp geldiğimize dair hayretlerimiz, bu dünyaya geldiysek bir amacı vardır dediğimiz arayışlarımız. Ama hayat aynı gayretleri ve arayışları sürdüreceğimiz kadar durağan değil. Her baharımızda yenilerini edinmek durumundayız. Ben ilkbaharımı tamamlamaya çok yakınım. Yaş itibariyle değil, amaç itibariyle. 

Yoksunluğun, yokluğun içinde saklı olan keyfi keşfettiğimde daha çok küçüktüm. Her şeyin dolup taştığı evlerde iştahsızlıktan su ile karnımı doyurup gariban komşunun evine gidip karnımı tıka basa doyuran bir çocuk olarak ağzımın tadını nerede bulabileceğimi çok iyi biliyordum. İnsanın ağzının tadı, yediği yemeğin damağındaki iziyle değil de bulunduğu yerin sıcaklığıyla orantılı oluyor.

 Sadece şükür imtihanı diledim şımarıkça. Ama şükrümü arttırmak için elimi hep taşın altına koydum. Beni yokluk ve yoksunlukla imtihan etmeyen Allah için, hâlden anlamanın verdiği keyfi unutmamak için çok çabaladım. Derdim yoktu, dert edindim. Elimi taşın altına koydum, çünkü baharımın amacı bu.

 Dünya, artık her yeni güne kendi tarihini yeniden yazmak için uyanıyor. Çok da iç açıcı olmayan bir tarihi yazmak için. Bunu başımıza kakan her yeni haberden sonra bir yandan boşa mı çabalıyoruz diye düşünüyorum bir yandan da çabalarımızı büyütmek ve genişletmekle ilgili çok büyük bir arzuyla doluyorum. 

 Her yeni güne kendi tarihimi ve dünyanın tarihini yeniden yazabilirim umuduyla uyanıyorum. Adaletin sözlüklerde kendine yer bulamadığı coğrafyalara iyi hukukçular, hastalıktan başını kaldıramayan ilerlemeye güç bulamayan topraklara iyi doktorlar, hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır yerlere duymayı öğretecek iyi öğretmenler hediye etmeyi boynumuza borç bilirim. Bütün bu yükü sırtımıza alıp bir derde sahip olmanın dayanılmaz hafifliği ile uzun yola çıkıyoruz hayat arkadaşım ve ben.

Berrak bir gök yoksa üstümüzde, berrak bir gök inşa etmek ve bunun için savaşacak çocuklar yetiştirmek bizim gayretimiz. Yolumuzun ucu her nereye çıkarsa çıksın orayı gönül coğrafyamız yapmak bizim ellerimizden öper, biz de yolun ucundaki güzel çocukların gözlerinden öperiz. 

Uçarı bir gülümseyişle takındığımız muşta gibi lüksleri burada bırakıp dünyanın bütün muştularını mataramıza azık yapacağız. Dert, dava, ülkü veya sevgili veya siz ne derseniz adına biz ona dost evlerini çoğaltıp ocakları tüttürüp gönüller yapmak, diyoruz. Allah, gayretlerimizi ve amaçlarımızı hakkıyla tamamlayıp yeni bir baharı bize, hepimize nasip etsin. Yollarımız, güzel olan ve güzel yapacağımız yerlere doğru açık olsun.

Hani Diyelim Ki 2 veya Once Upon a Time

Bu bir “Hani Yani Diyelim Ki” güncellemesidir. Güncellenmiş hâli aşağıda ektedir. Kolaylıklar dilerim. Sevgilerimle.

Matmazel Muddy, 97 yılının Nisan ayında bir doğu vilayeti hastanesinde doğan tek bebekti. En azından kadın yaşasın, bebek ölecekse dediler. O, denilenin aksini ilk kez o zaman yaptı. Sonra hayatı denilenin aksini yapmak üzerinde seyretti.

Çocukken yapmayı en sevdiği şey gördüğü resimlerin hikâyesini uydurmaktı. Bazen bir koltuğun hikâyesini uydurduğu da olurdu, bazen bir bardağın… Bu uydurdukları kafasından uçuyor diye çok üzülüyordu. Sonra okula başladı. Okula başladığı gün etrafındaki bütün çocukların neden ağladığını anlamamıştı. Geçer diye düşündü aldırmadı. İkinci gün arkadaşlarının ağlamaya devam ettiğini görünce doğrusu bu diye düşünüp o da ağlamaya başladı. Bulunduğu toplumdan farklılaşmamak için gösterdiği ilk çabaydı o.

Okulda uydurduğu hikâyelerin kafasından uçmaması için bir sihir öğreteceklerini söylemişlerdi ona. Ama bu ona çok zor geldi. Çünkü deftere yazdığı şeyler de uçuyordu. Arkadaşları kırmızı hikâye kitabına geçtiğinde o hâlâ sarı kitaptaydı. Sude ve Erhan dakikada 65 kelime okuyup kırmızı kurdele aldığında o hâlâ 19 kelimeyi zor okuyordu. Annesi her akşam ödevlerini neden okulda tahtadan yazmadın, diye kızarken o kendine bu aynanın hikâyesini nasıl daha önce düşünmedim diye kendine kızıyordu. Bu aynanın bizi gösterebilmesi için mutlaka dünyadaki bütün insanların fotoğrafları içine koyuluyordur, diye düşünüyordu. Nihayetinde herkesten aylar sonra da olsa, herkes üçer üçer kurdele alırken tek başına alsa da hikâyeleri kâğıtta tutmayı öğrenmişti.

 İlkokul ikinci sınıfta ilk hikâyelerini yazmaya çoktan başlamış. Ayı ile gelinciğin her gününü günlüğüne uzun uzun yazıyordu. Kendi gününü anlatması gereken yere de şunu yazıyordu: “dünün aynısı işte”. Ortaokula geçtiğinde ise annesi yine kızıyordu ona, artık kitap okumayı bırak da ders çalış diyordu, o da kendine neden bu kadar güzel bir kitabı çabucak bitirdim ki diye kızıyordu.

Matmazel Muddy’nin hayatı hep bu şekilde seyrediyordu. Bir şeyi önce hiç yapamıyor sonra da en iyi yaptığı şey o oluyordu. Bir şeyi öğrenmenin ne kadar zor olduğunu bildiği için öğretmen olmak istedi. Kolaylaştırırım belki, dedi. Becerdi de bunu, dillerini konuşamadığı insanlara kendi dilini öğretti. Belki üç beş çocuk başı okşarım diye çıktığı yol hayatının en büyük kararlarını almasına yol açtı. İkinci bir üniversite okuyup gazeteci olamadı ama dergici oldu. Adını matbaadan çıkmış sayfaların üzerinde ilk gördüğünde 20 yaşındaydı. Sonra bunun sonu gelmedi. Adını hep matbaadan çıkmış sayfaların üzerinde gördü. Başını okşamakla yetinirim dediği çocuklar için hikâyeler yazmaya başladı. Bu sefer adını bir derginin değil bir kitabın sayfasının üzerinde gördü, matbaadan çıkmış bir kitabın.Matmazel Muddy’nin hayatı hep bu şekilde seyrediyordu. Bir şeyi önce hiç yapamıyor sonra da en iyi yaptığı şey o oluyordu. Bir şeyi öğrenmenin ne kadar zor olduğunu bildiği için öğretmen olmak istedi. Kolaylaştırırım belki, dedi. Becerdi de bunu, dillerini konuşamadığı insanlara kendi dilini öğretti. Belki üç beş çocuk başı okşarım diye çıktığı yol hayatının en büyük kararlarını almasına yol açtı. İkinci bir üniversite okuyup gazeteci olamadı ama dergici oldu. Adını matbaadan çıkmış sayfaların üzerinde ilk gördüğünde 20 yaşındaydı. Sonra bunun sonu gelmedi. Adını hep matbaadan çıkmış sayfaların üzerinde gördü. Başını okşamakla yetinirim dediği çocuklar için hikâyeler yazmaya başladı. Bu sefer adını bir derginin değil bir kitabın sayfasının üzerinde gördü, matbaadan çıkmış bir kitabın.

Çok kez âşık olup çok kez unuttuğu için bir seferinde yine unuturum zaten diye âşık oldu. Hiç unutmadı. 24 yaşında unutmayacağını anladığında da madem kafamdan uçup gitmeyecek bu hikâye, o zaman bir deftere yazmak lâzım bunu dedi ve adını yanında başka birinin adıyla bir kâğıdın üzerinde gördü.

Bu öğrenme işini daha da kolaylaştırmak için, herkes için kolaylaştırmak için ücralara yola çıktı. Ücralarda bilmediği ülkelerde kendiyle ilgili kaybettiği şeyleri buldu. Dilini bilmediği çocukların ülkesinde onların başını okşamaya devam etti. Sonra günün her saati elini uzattığında başını okşayacak bir çocuk bulabilmek için kendi çocuklarını doğurdu.

Çocukların içindeyken yaşlandığını çok geç fark eden Matmazel Muddy, bunu fark ettiğinde ülkesini de özlediğini fark etti. Çocuklar aşkına savaşmaya ülkesinde, evinin çalışma odasından devam etti. Başını okşadığı çocukların hikâyesini unutmamak için yazmaya başladı bu sefer. Yazdıkları kitap olduğunda Nobel, film olduğunda Oscar aldı.

Adını dergi, kitap sayfalarının üzerinde, ödüllerin üzerinde gördükten sonra bir kütüphanenin, bir okulun, bir aşevinin de üzerinde görmeden bu dünyaya veda etmedi. Hayatında her ne dilediyse oldu. Adı gibi göğün en parlak yıldızı olmadı ama hep en parlak yıldızlarla yolu kesişti. Her kimi tanıyıp gördüyse sevdi. Sevmeden de edemedi.

Sen Uçuşu Hatırla

Bir yere ilk gidişin o yerin hafızasında kalır, kaç kez gidersen git, kiminle, ne şekilde, hangi hislerle gidersen git sen hep o ilk giden kişisin. Bir şarkıyı ilk ne zaman dinlediysen ve sana ne ifade ettiyse hep o ilk anki hâlinle dinlersin o şarkıyı. Bir insan bizi ilk nerede, nasıl, ne hâlde tanıdıysa biz de onun için hep o kişi olarak kalıyoruz. Bu sebeple anne babamızın gözünde hep çocuk, çocukluk arkadaşımız için hep oyun arkadaşı, öğretmenlerimiz için öğrenci kalıyoruz. Karşımızdaki kişiyle sonradan geçirdiğimiz veya geçireceğimiz bütün yaşantılarımızı da o ilk an üzerine inşa ediyoruz. Hem konum olarak hem his olarak. Çünkü üstünden zaman geçtikçe anılar silikleşiyor ve hissettiklerimizle kişileri ve anları kodluyoruz. Tabi son görüşmemiz bir felaket değilse…

Aynı zamanda biz de insanların yanında onların bizi ilk tanıdığı hâlimizle davranıyoruz. Tek başımıza koca bir evi idare ederken aile evine gittiğimiz gün hastalıktan yataklara düşüp nazlanma hakkımızı kullanıyoruz. Ve dönüş uçağında birden bire iyileşip ödenmesi gereken faturaları düşünmeye başlayabiliyoruz. Ya da üniversitelerde blazer ceketle akademik bildiriler sunan biriyken liseden arkadaşlarımızla buluşunca dirseğimizi yalamaya çalışabiliyoruz ya da gülerken içtiğimiz gazoz burnumuzdan gelebiliyor. Ya da hocamız bize seni gidi sıpa dediğinde yaşımız kaç olursa olsun gocunmuyoruz. Bütün bunlar o anın içinde de sonrasında da tuhaf gelmiyor. Hiçbir zaman ben ne yapıyorum, ne yaptım şimdi demiyoruz.. Tüm şımarıklıklar yanımıza kalıyor. Bütün bu hâllerimizin mazereti aslında bizim tek bir kişi olmadığımız ve olamayacağımız gerçeği. Bence yine bu sebeple aynı durumlara farklı tepkiler veriyoruz. Çünkü karşımızdaki her kimse biz de ona göre konuşup ona göre birisi oluyoruz. Olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerin zamanla veya bizim olgunlaşmamızla alakasının olmadığını düşünüyorum. Daha ileri yaşta tanıdığın birine elbette o zamanındaki hâline göre bir tavır alırsın. Kişinin büsbütün farklı bir kişi olabileceğini zannetmiyorum.

Peki, sahiden bizden kaç tane var? Aslında kaç kişiyle beraber yaşıyoruz? Bu kadar kalabalık olduğumuz için mi iç kavgamız hiç bitmiyor? İçimizdeki her bir kişi kendi zamanıyla mı değerlendiriyor anı ve hayatı? Bu zamana kadar kim için ne ifade ettiysek, dost, evlat, arkadaş, sevgili, öğrenci, öğretmen, çalışan, işveren… her ne isek bunların hepsini içimizde mi taşıyoruz? Ya bizi başkalarının ilk tanıdığı değil de kendimizi ilk fark ettiğimiz anın etkisini taşıyor muyuz? O kişiye ulaşmaya çalışıyor muyuz? Ya da kaçıyor muyuz? Mesela ben, ne zaman birini kıracak üzecek bir şey yapsam çalılıkların arasında oyun oynayan bir kız çocuğunun bana baktığını hissederim. Kırmızı elbiseli, kapkara bir kız çocuğu. Sanırım kendimi ilk fark ettiğim an o. O kızın kimseyi kırmak istemeyeceğini, kıramayacağını düşünüp kendime kızarım. Bu yüzden hep bir dengesizlik yaşarım. Hem canınızı yakarım hem o yanığa ne iyi gelir diye düşünürüm.

Birini ilk kim olarak tanıdıysak ona öyle yaklaşırız demiştim. Bu sebeple bazen “o bana bunu yapmaz” cümlesini kurarız. “o öyle biri değil ki” deriz. Öyle biri olmayan o ilk andaki kişidir, bizim kafamızın içindeki.  Bu bazen bizi hüsrana uğratır tabi.. O bana bunu yapmazlar hep bu mazinin değişmezliğine, o ilk anın hafızasına dayanır. Ama ben yine de her ne olursa olsun o ilk andaki muhabbeti muhafaza etmeye gayret ederim. Gece yatmadan küser sabaha karşı affederim. Çünkü unutulması gerekeni unutur, güzeli anarım. Hafıza-i beşer nisyan ile mâlûl mü bilemem ama Sümeyye-i beşer bence nisyan ile şereflendirilmiş. Yoksa kaç kere en baştan yeniden başlama işi nasıl yapılırdı?

işte senin için bir şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=mSu9mO_8jLw

Kendinin Bile Ücrasında Yaşamak

Tezgâha sıralamış olduğum konservelere bakarken yazıyorum bunları. Annem bütün bunları, doğrarken, kaynatırken, kavanozlara doldururken ne düşünüyordu? Ne kadar büyüdüğümü, kışı ayrı geçireceğimizi, artık uzakta olma sırasının çocuklarına geldiğini düşünüyordu muhtemelen. 

Çocukluğumla ilgili silik ve belirgin hatıralarımın çoğunda çıktığımız yollar vardır… Bavullar ayakucuna konulmuş çarşaf serilmiş ve kocaman bir yatak olmuştur. Abimle arka koltuğa uzanmışızdır. Ayağıyla burnuma dokunup beni kızdırmaya çalışıyordur. Benim ayağımın da onun burnuna yetişeceği günleri hayal ediyorumdur. O zamanlarda Yeşil Doğan’ımız vardı. Tatil bitip evimize döneceğimiz zamanlarda anneannem ve babaannem kışlıklar hazırlardı bize. Kışlık yiyecekler bütün bagajı doldururdu: Ekmekler, mısırlar, çekirdekler, kabaklar, konserveler… Hepsinin kokusu birbirine karışır ve benim midemi bulandırırdı ama sadece bu kadar çok eşyamız olduğunda arka koltuğu yatak yaparlardı. Bu yüzden bir şey diyemezdik. Tek tek herkesin evine uğrar vedalaşırdık. Gözyaşlarını beyaz yazmasına silen kadınlar, sigara tutmayan eliyle bize el sallayan adamları hatırlıyorum. Sonra da hiç bitmeyecek gibi başlayan yollara koyulurduk.

Babam kasetten şarkılar açardı. Âşık Sefai, Yıldızdoğan, Arif Nazım… Ne anlattığını hiç anlamadığım ama bugün bile ezberimde olan şarkıları başa alıp dinlerdik. Saatleri bilmediğim yaşlarımda ne kadar yol gittiğimizi şarkıların başa sarmasıyla anlardım. Annem, babam uyuyakalmasın diye hiç uyumazdı. Babam da hemen eve varalım diye hiç durmazdı. Yoldayken zaman geçsin diye babam anılarını anlatırdı çoğu Sivas’a ve Kütahya’ya ait olanları, annem yakın zamanda olan şeylerden bahsederdi, abim futbolla ilgili bir şeyler söylerdi, benim o zamanlar anlatacak bir şeyim yoktu. Uyur uyanır ne kadar yolumuz kaldı diye sorardım. Gün doğmadan başlayan yollar sabaha karşı biter o hiç bitmeyecek gibi başlayan yolun sonuna gelirdik. Hangi şehirde olursa olsun hep aynı kokan evimize varırdık.

Anneannem bizi hep uzaktaki guzularım diye severdi. Bazen yıldan yıla gelirdik bazen daha sık ama hep uzağa geri dönerdik. Köyden birisi benim kim olduğumu sorunca çok üzülürdüm. Birkaç kez anneme “biz onların isimlerini unutmuyoruz onlar çok kişiler ama biz dört kişiyiz onlar neden unutuyor” diye sorduğumu hatırlıyorum. Birkaç kez sorduğuma göre annem pek cevap verememiş bu soruya. Bir yaz uzun bir aradan sonra köye gelmiştik. Babaanneme bu evin tuvaleti nerede diye sormuştum ve herkes bana gülmüştü. Ne bileyim bence komik değildi.

Okuldan arkadaşlarıma kuzenlerimi, köyümüzü, düğünleri, bayramda doğum yapan ineği ve adını Kurban koyuşumuzu anlatırdım. Çok güzel bir köy olduğunu babam emekli olunca oraya taşınacağımızı, bahçenin bir bölümünde bütün hayvanlardan birer tane olacağını, köydeki evimizin duvarına çivi çakabileceğimizi ve istediğimiz renge boyayabileceğimizi anlatırdım. Bunların bizim için ne kadar önemli şeyler olduğunu arkadaşlarım anlamıyordu tabi ki. Ama geceleri ranzada uyumadan önce abimle kendi evimize taşınınca odamıza kimin posterini asacağımızı, hangi renge boyayacağımızı konuşur ve tüm akrabalarımızın adını tek tek sayarak onlara iyi geceler dilerdik, bir düşü biriyle paylaştığım için mutlu uyurdum.

Babam emekli oldu. Hiç hayvan almadı. Evdeki tüm duvarlar aynı renk. Odamın duvarında saat bile asılı değil. Üç aydır kapısı kapalı. Abimin odasının da kapısı kapalı. Çünkü artık uzakta olma sırası bizde.

Hocamız derste bir kitaptan bahsetmişti, ismi Seninle Başlamadı. Kalıtsal aile travmalarımızdan bahsediyormuş. Tatil bitip evimize dönerken gözyaşını yazmasına silen anneme ve sigara tutmadığı eliyle arkamızdan el sallayan babama bakan çocuklarıma bunun onlarla başlamadığını söyleyeceğim. Çünkü uzun yola çıkmaya hükmü ben giymemiştim ama nasiplenmiştim. Onlar da nasiplenecek, hayatın espri anlayışı bu.

Şimdi ben daha da uzağa meyil ettim. Annem bugün telefonda en azından adını söylemeyi becereceğimiz bir yere git, dedi. Deneyeceğim, dedim. Hayatımızın bir ritmi var ve nasıl başladıysa öyle devam ediyor. Ve hayat, hep ileri doğru gidiyor. Benimki de ileriye ve daha uzağa…

Çalıkuşu’nun Z Raporu

“Hayatın bir felaketten sonra daima bir saadet verdiğini, o güzel darbımeselin söylediği gibi, ayın 15’i karanlıksa 15’inin mutlaka aydınlık olacağını bilmiyor değildim. Fakat bu mehtabın bu kadar koyu bir karanlıktan bu kadar unutulmaz bir dakikada doğacağını aklıma getirmezdim” (R.N.Güntekin, Çalıkuşu, S,305)

Sevgili Feride Hanımcığım,
 Bu size yazdığım kaçıncı mektup bilmiyorum fakat göndermeye cesaret ettiğim ilk mektup… Ben İstanbul’a geleli dün itibariyle iki ay oldu. Zaman ne zalim; çok hızlı geçiyor. Burayı bu kadar çok seviyorum diye geçiyor biliyorum.
Bilirsiniz benim her işim terstir; ben sizin gibi İstanbul’u terk edip Anadolu’ya kaçmadım. Anadolu’nun sularını içip bir Anadolu kızı olarak İstanbul’dayım. Ama tıpkı sizin gibi yepyeni bir hayat kurdum kendime. Mektubu da bu sebeple yazıyorum zaten, havadisleri aktarmak üzere. Sizin için muhtemelen Tekirdağ sayılan fakat benim için “işte İstanbul daha ne olsun” dediğim bir yerde ev tuttum. Evim deniz görüyor. Martılar güneşin ilk ışıklarıyla kahkahalarına başlıyorlar. Balkonda oturup onların geniş kanatlarıyla denize sarılmalarını izliyorum. Neşeleri daim olsun!
Birçok şeyi tek başıma tecrübe ediyorum. İnsanlık için küçük bu garip için büyük adımlar… Türlü abonelikleri üstüne almak, gevşeyen vidaları sıkmak, ampul değiştirmek, “bence” 100 kiloluk koltuğu diğer odaya taşımak, damlatan musluğun icabına bakmak, iki tane beş kiloluk su bidonunu beşinci kata çıkarmak gibi… Sonra bir nebze ev hanımlığı da öğrendim: Fıstıklı ve kuş üzümlü pilav yapmak, komşuya yaptığın yemekten götürmek, film-dizi izlerken oyuncularla sohbet etmek, makineden çıkan su ile balkon yıkamak, hah bir de ocakta yemek var diyerek komşudan kalkmak için izin istemek… Bunlar tamam. Bir de iş hayatı var, ah kuzum, babam..O kısım çok güzel çok! Çocuklara öğretmenlik yaptım; çocuktan ziyade bebekti gerçi onlar, sonra ergenlere öğretmenlik yaptım, fakat kendimden büyüklere ilk kez… Ama her hâli müthiş bu işin. Öğrencilerimin hepsi yabancı, çeşitli sebeplerle gelmişler: Savaş, iş, okul… Farklı ülkelerden olmakla beraber hepsi Arap. Yani Ortadoğu’da kartları yeniden dağıtıyorum diyebilirim.. Çok hürmetliler, bilemiyorum bu kadarına alışmamak lazım. Geçenlerde bir şey ikram edildi, herkes aldı tabii ben de aldım. Bana bakıyorlar, neden baktıklarını anlamadım. Bir beyefendi, yaşı 65 civarında kafasıyla yiyelim mi, anlamında işaret etti ayy tabi, diye çığlık atmışım. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Kendimi bu kadar değerli hissetmemiştim. Bir de şey var; ne desem gülüyorlar bence bu da çaresizlikten 🙂 Şarkı söylüyorum, taklit yapıyorum canım ne isterse, o an ne icap ediyorsa onu yapıyorum ve hepsi de cuk oturuyor. Galiba bu öğretmenlik işini kıvırmaya başlıyorum. Hiç yorulmuyorum. Bir de bana muallim Sümeyye ve üstazi Sümeyye diyorlar, çok güzel çok!
Hocamız fakültede ilk derste nasıl davranırsanız hep öyle bir öğretmen olursunuz, demişti. Üç sene önce ilk dersimde sınıfa ilk girdiğim an küçücük bebeleri görünce “Siz ne güzelsiniz gelin saralım” dediğim için sanırım şimdi kime öğretmenlik yapsam kalbimle sarılıyorum ve çok mutluyum böyle…
Ah bir de asıl geliş amacım var İstanbul’a: Öğrencilik. O kısmı da müthiş. Çok yoruluyorum fakat seviyorum. Bir şeyler öğreniyor, fikrimi söylüyor, çoğunlukla hata yapıyorum ama bundan asla gocunmuyorum. Eğer şimdi hata yapmazsam sonraki hatalarım çok zamansız olacak biliyorum. Pişman olmayı, ders çıkarmayı bilirken hata yapmak lazım sanırım… Çok güzel arkadaşlar da buldum. E daha ne olsun!
Bazen aklıma geçen sene kursta iken uyanık hâlde gördüğüm rüyalar geliyor: İstanbul’da deniz kenarında oturduğumu, güzelim sokaklarda gezindiğimi düşlerdim. O kadar gerçek gelirdi ki ya kafayı yedim ya da sahiden bunlar yaşanacak derdim. Bir düşüm daha nihayet gerçek oldu. İnsanların sıkış tepiş, bıkmış ve yorulmuş hâlde yolculuk yaptıkları metrobüste ben Florya’nın sahiline şöyle küçük bir aralıktan bakarken ah be, diyorum sonunda İstanbul’dayım. Yağmur yağarken acaba denize de yağıyor mu diye bakıp dönebiliyorum, kafamı çevirip Sultanahmet’e sonra tekrar çevirip Ayasofya’ya bakıyorum. Galata’nın duvarına dokunup aa vallahi buradayım, diyorum. Sıradaki istasyonun Fatih olduğunu söyleyen metroda gerçekten mi diye çığlık atmak istiyorum. Bindiğim otobüsün Ankara’ya dönmediğine hayret ediyorum. Gece İstanbul’a yatıyor sabah İstanbul’a uyanıyorum. Benim çocukça hayretlerim meşhurdur. Elimde son model telefon varken projeksiyon perdesinin kumanda ile açılmasına iki gün şaşırmışlığım vardır. Hâlâ Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin burada oluşuna hayret ediyorum.  Fotoğrafını gördüğüm yapının İstanbul’da olduğunu bildiğim hâlde burada görünce ah diyorum bu da İstanbul’daymış ya! Sanırım bu hayretler bana yaşama zevki veriyor. Allah hayretimizi daim etsin.
Tabii bazı akşamlar kapıyı anahtarla açmak tuhaf geliyor, yemek yerken komik videolar izliyor olmak bazen güldürmüyor, kapı zilinin çalışmıyor olmasının bir şey değiştirmiyor olması bazen zoruma gidiyor. Ama olsun İstanbul’dayım ve bütün bunları ben istedim diyorum. Zaten bu mektubu yazarken bunları neredeyse unutmuştum. Demek ki çok da ehemmiyeti olmayan şeyler benim için. Her şeye rağmen ve her şeyle beraber mükemmel bir hayatım var çok şükür.
Ayrıca size verdiğim sözü tutmuş olduğumu haber vermek istiyorum jurnalinizi bir kez de İstanbul’da deniz kıyısında oturarak okudum ve bitirdim. Ve bana hissettirdikleri hâlâ aynı… Sizinle ayrılalı neredeyse iki yıl olacak fakat ben zannediyorum ki sizin bir parçanız bende kaldı, bu sebeple hiç ayrılmıyoruz.
Peki siz nasılsınız?

Çok sevgiler, hep sevgiler…

Grup Şurup Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir

Bu yazıyı yazmak için gerekli ilhamı Ebrar’ın düğünü ile tedarik edebilirim sanıyordum ama daha erken oldu.. Onları görmem bile yetti.
Yine hikayenin en başına dönmek zorundayım: Bundan tam altı yıl önce bu zamanlarda bir rüya görmüştüm. Rüyamda nakil olacağım okulumda ilk günümdü, herkes bana kötü kötü bakıyor, parmakları ile beni işaret edip bir şeyler söylüyorlardı. Tek başımaydım. Çok yalnızdım. Kendimi kelaynak gibi hissediyordum ve uyandığımda da bu his devam etti.

Çok kez okul değiştirmiştim ama ilk kez bu kadar korkmuştum. Çünkü insanın yabancı bir şehre yabancı olarak gitmesi normaldir ama kendi memleketine bir yabancı olarak gitmesi oldukça zor ve tuhaf bir durumdu, bence. Ergenliğin zirvesini yaşadığım o 16 yaşımda yeniden birileriyle arkadaşlık edecek olmak kendini baştan anlatmak ve kabul ettirmek gözümde her geçen gün büyüyordu. Bütün bunların yanında bir de hayatımda ilk kez ailemden ayrılıp yurtta kalacak olma deneyimi eklenince sanki birisi kalbimi sıktırıp bırakıyormuş gibi sıkıntılı bir hâl oluşuyordu. Sonra beklenen gün gelip çattı. Bavullar hazırlandı ve okulun açılmasından bir gün önce beni yurda bırakıp gitti bizimkiler. Oda arkadaşım hemen benim yeni gelen kız olduğumu anladı ve odaya götürdü. İlk izlenim güzel sıkıntı yok.. Eşyalarımı yerleştirdim, yurdu gezdim, yemek yedim derken hava karardı. Elimde de telefon belki annemler beni arar diye bekliyorum, oysa ayrılalı birkaç saat anca olmuş. Etütte yalnızca koridorda yer kalmış, kitaplarımızı koyduktan sonra oda arkadaşım ben yurtta kıble ne tarafta bilmiyorum gel birilerine soralım, dedi. Kafamı salladım. Mümkün mertebe az konuşuyordum zaten. Sakinim ve genellikle etrafı izliyorum, insanları dinliyorum.
Kendi katımızda kıbleyi soracak kimseyi bulamayınca aşağı kata indik. Merdivenin karşısında koridordaki ikinci odaya girdik. Oda nasıl kalabalık. Ortada yiyecek içecek birçok şey. Herkes evden getirdiklerini açmış bölüşüyor diğerleriyle. Sohbet muhabbet, kahkaha biz odaya girince birden kesildi. Oda arkadaşım selam verdi kıbleyi sordu, kızlar tarif etti ama bizi odamıza göndermediler. Oturttular yediklerinden bize de ikram ettiler. Bütün bunlar olurken ben asla ve asla ağzımı açıp konuşmuyorum. Oda arkadaşımı tanıdıkları için ona birkaç soru sorup hasbihal ettiler ama bana bir şey demediler. Sanırım orada olduğumu fark etmemişlerdi. O zamanlar için kızlardan bir tanesi olan şimdi ise bizim Durak “Yurda Sümeyye diye birisi gelmiş” dedi. Benim o Sümeyye, diyemeden diğeri “Bingöl’den geldi dedilerdi” dedi, diğeri dediysem bizim Ebiş işte. Sonra öbürü atladı “Bizim sınıftaymış ” dedi bunu diyen de sanırım Hatce’ydi. Sonra ben bir şey diyemeden oda arkadaşım beni göstererek Sümeyye’nin ben olduğumu söyledi bense sakince gülümsedim. Hoşgeldin dediler biraz da utandılar, bence utanmaları lazım zaten 🙂 sonra Sarı elini poşete attı kocaman bir elmayı bana uzattı “Merhaba Sümeyye, hoşgeldin, ben Büşra bu da Çivril Elması” dedi. Teşekkür edip elmayı aldım. Elmayı kemire kemire bir saatte anca bitirdim. Şimdi ne zaman bu konu açılsa “Bu kız ilk geldiğinde ne kadar utangaçtı elmayı bir saatte yerdi, şimdi beş elma versek hepsini bütün bütün yutarsın” derler, ben de he valla derim 🙂 O gün yatağa yattığımda kendimi biraz yalnız hissedip ağlamıştım. O gece hayatımda kendimi yalnız hissettiğim son gece oldu. Ertesi gün sınıfta Sarı benim için yanını boş bırakmıştı. Her şey böyle başladı işte. Sabah kahvaltılarına, öğle yemeklerine, akşam yemeklerine hep beraber gittik bizim kızlarla. Akşam etütte belletmen hoca görmeden onların çalışma odasına kaçıp kaloriferin üstünde kitap okudum. Sırf kitabı onların yanında okumuş olmak için… Etütten sonra odalarında bittim. Ama inkar etmesinler onlara bildiğim en güzel hikayeleri anlatıp, taklitler yapıp onları güldürerek, hâlden hâle girip kalplerine girmek için çok uğraştım. Yalnızca iki yıllık çok kısa bir sürede onlarla ilgili her şeyi öğrenmiş kendimle ilgili her şeyi anlatmıştım. Kendimizin bile kendimiz hakkında unuttuğu, farkında olmadığı şeyi artık diğeri biliyordu.
O günlerden birkaç yıl sonra drama dersinde hocamız bize birbirimizi form olarak görmemizi söylemişti. Cinsiyet dahil bütün özelliklerden tenzih ederek birbirimize sadece insan gözüyle bakmamızı istemiş ve burada olan burada kalır ilkesini unutmayın, diye eklemişti. Tarif ettiği ortam yurtta kahverengi orta sehpanın etrafında ne zaman toplanıp çekirdek çitlesek kendiliğinden oluşuyordu. Bana sanki kızların her biri benim ikizimmiş gibi gelir; burada o yurtta doğmuşuz, hiç ailemizi görmemişiz, birbirimizin tek ailesi bizmişiz gibi hissederdim. Bütün bunları tatlı küçük bir çeri domatesi olduğum için hissettiğimi biliyorum 🙂 ama eminim onlar da bunlara yakın şeyler hissetti her zaman.

Sınav senemizde birbirimize etütte konuşmamak için söz verişlerimiz ve 15 dakika sonra mezuniyette ne giycez diye konuşmaya başlamalarımız, kutlayacağımızı bildiği hâlde birbirimize sürpriz doğum günüleri yapmamız, çatıda herkesten gizli yaptığımız mangallarımız, kısır yapmak için yemekhaneye gizlice girişimiz, gizliden birilerini arayıp kendimizce işlettiğimizi sanmamız ve ifşa oluşlarımız. Tuğba’nın ben ne anlatırsam anlatayım dünyanın en önemli şeyini anlatıyormuşum gibi beni dinlemesi, Feyza’nın başıma gelen her şeyi mantıkla, sabırla ve şefkatle çözmesi, Hatice’nin onu bin yıl da aramasam beni hoşgören hatırnazlığı, Ebrar’la muhtemelen aynı şekilde büyütüldüğümüzden dolayı hem müthiş bir şekilde birbirimizi anlayıp hem de elti gibi itişmemiz ve benden küçük olup bana ablalık yapması, Berna’nın ağlayanı türlü işkencelere güldürmesi eğer beceremezse – ki çok nadirdir- ağlayanla ağlaması ve sonsuz samimiyeti, Merve’nin kızıp küsüp, kızdırıp küstürüp sonra da bir şey olmamış gibi aynı samimiyetle sarılması, Durak’ın ne olursa olsun ne durumda olursa olsun yalnızca karşıdakinin iyiliğini ve güzelliğini istemesi, Sarı’nın maddi ve manevi olarak sıcacık eliyle her daim elimi tutması ve hiç bırakmaması…
Her biri bambaşka bir fıtrat ve her biri yepyeni bir okul. Sabrı, vefayı, hoşgörüyü, fedakârlığı, samimiyeti, güvenmeyi, paylaşmayı, saf sevgiyi, hepsini ve daha fazlasını bana öğrettiler. Bütün bu aramızdakileri toparlarsak, karşındakinin sana kendisini sevmekten başka bir seçenek tanımadığı bir birliktelik bizimki. Bu konuda kanunda hiçbir açık yok. Bu her zaman böyleydi ve böyle devam edecek.
Aynı okulda, aynı yurtta olduğumuz günleri o kadar çok özlüyorum ki. Ama birbirimizi ne zaman görsek tekrar o günleri yaşıyoruz. Sabah Durak kızlardan ütüyü isteyip kırık ütü masasında ütü yapıyor, aynanın önünde eşarp yapmak için sıraya girilmiş, ben üst kattan elimde eşarpla geliyorum Durak’a yaptırıcam daha yeni tesettüre girmişim çünkü, hazırlanmış olanlar diğerlerini hızlandırmak için bağırıp duruyorlar, gidip Ebrar’ın kreminden alıyorum hem söyleniyor hem de alma demiyor, okul sırasında beni öne geçiriyorlar geçirmezlerse burunlarından getiriyorum, yemeklerde de kilo vermek için az yiyip gece yatmadan acıkıp ekmeğe tuz döküp yiyoruz, sefalette, rezillikte adeta huzur buluyoruz…
Çoğu kez beni olduğum gibi kabul eden insanlara minnet duyduğum haller yaşamıştım. Ama onlar farklıydı her zaman. Kendin olmana ve kendini tanımana izin veren tek hâl ve mekân onların yanıydı. Ben onlarla yepyeni birisi olduğumun farkına o günlerdeyken varmıştım.
Mezuniyet günü o kadar çok ağlamıştık ki, edebiyat hocamız duygularım bu kadar tazeyken hissettiklerimi yazmamı istemişti benden, çünkü böyle günlerden beslenirmiş yazarlar. O günden beri hep bir şeyler yazmak için uğraştım bizim kızlar hakkında ama nasip olmadı. Hattâ bir roman projem bile vardı.
Bugün bunları yazabiliyor olmama sebep ise, üniversite tercih zamanında her gün birbirimizle konuştuğumuz hâlde birlikte tercih yapmayı akıl edemeyip farklı diyarlara düşmüş olmamızın bizi koparmayıp birbirimize karşı hissettiklerimize özlem katarak daha çok bağlandığımızı fark etmiş olmam, çoook çoook üzülüp – farklı sebeplerden ötürü- ağlayıp birbirimizi teselli ettiğimiz o zor günlerden o günleri hiç yaşamamış gibi kahkahalar attığımız bugünlere gelmiş olmamız, onlarla geçirdiğim her günün birlikte geçirdiğimiz bir önceki günden değil de hayatımdaki bütün günlerden daha güzel olduğunu fark etmem. Ben ne zaman mutlu uyusam rüyamda altı yıl önceki İzmir gezimizi görürüm. En büyük kabusumu en güzel rüyama dönüştürdüklerini fark ettiğim için bu yazıyı yazabiliyorum.
Çok aklım başımda, çok farkındayım, onun iyiliği için ona öfkelendiğimiz bir dünya kurduk birlikte. Bencilliğin kendi akıbeti için intihar etmekten başka çözüm bulamadığı bir dünya. Annesini anne, babasını baba bildiğin, kendi kardeşinden bahserken abimiz dediğin, bölüşecek ne varsa hepsini bölüştüğün bir dünya.
Her ne kadar çok şımardığım için beni arabadan atmak isteseniz de, atmaya kıyamayıp sonra da unutmuşuz ondan atmadık dediğiniz için sizi seviyorum. Ve bazen gelin edip sizi nasıl ellere vericem diye düşünüp ağlıyorum sonra eşlerimizle beraber piknik yaptığımızı hayal ederek kendimi teselli ediyorum. Ve Ali Ural’ın tarif ettiği gibi bizim bütün muhabbetlerimizde kapıyı çalan ve açan aynı kişi, bizim aramızda hiçbir fark yok. Kalbim sizinle her geçen gün genişliyor ve ben sizi sevmeden edemiyorum.
Hayat şartları biz büyüdükçe değişiyor, bazen bundan korkuyorum ama ben sizinle ebedi dünyada tekrar bir araya gelip komşu olmaya niyetliyim o sebeple gülü soluncaya kadar sizi cennette ferahlık ve sevinç evinde buluşuncaya dek…

Kaç Yıl Geçti Aradan Ayrı Ayrı

Anlatacak çok şeyim var ama ben nereden başlayacağımı bilmiyorum.. 12 yaşındaki Sümeyye’yi tanırsınız; bir önceki yazımda ondan bahsetmiştim. Mevzunun en en en başına gitmem gerekirse yine ondan bahsetmek gerekecek. Şile anadolu öğretmen lisesini hedeflemişti kendine, çalışma masasının üzerinde tam ona bakan yerde kocaman adı yazıyordu. Potansiyelinin farkındaymış ki Galatasaray lisesi falan yazmamış :)) Onun için önemli olan İstanbul’du. Olmadı. Üzüldü. Sonra geçti. Ama unutmadı dileğini, duasını. Gündeme yeni bir şehre gitme ihtimali her düştüğünde hatırladı. Sahiden kanının deli gibi aktığı bir dönemde 17 yaşında “ulan ne olursa olsun İstanbul’da okuyacam, su ürünleri değil hava ürünleri olsun yine de orada okuyacam” dedi. O zaman da mümkündü ama nasip olmadı. Üzüldü. Sonra geçti. Daha sonraki dönemlerde umudunu kesmiş olacak ki hep sevilmiş, çok sevilmiş ama kavuşulmamış bir sevgiliden bahseder gibi bahsetti İstanbul’dan. Sonra geçtiğimiz yıl eylül ekim aylarında tek hayali köy öğretmeni olmak olan Sümeyye kaderin bir cilvesi sayesinde tanıştığı İyilik Meleği’nin (büyük harfle yazıyorum çünkü özel bir melek) teşvikleriyle rotasını başka yöne çevirip tekrar İstanbul hayali kurmaya başladı. Ama bu sefer daha çok inanarak hatta olacağından emin bir şekilde hayal kurmaya başladı. Hattâ bir ara arkadaşına “yav dua ederken o kadar çok detay verebiliyorum ki olacağından emin gibiyim. Normal mi bu kadar inanmak?” diye sordu. Gelecek sene için yapılan bütün planlara seneye İstanbul’a gideceğim için, diye konuştu çoğuna kendini bu sebeple dahil ettirmedi. Bir arkadaşı şey dedi “evreni bu kadar çok darlayan birini daha görmedim” :)) Ama sona yaklaştıkça ya olmazsa demeye başladı. Geceden sabaha a’dan z’ye planlar yapıyor hiçbiri içine sinmiyordu. Bazı gecelerde de nolur artık başka bir şey düşün bir saniye olsun başka bir şey, diye kendine yalvarıyordu. Yalvarırken ağlıyordu. Sonra bir anda oldu. Ne olduysa yollar açıldı, olmaz sandığı şey oluverdi. Vesileler sebeplere, sebepler kadere yol verdi. Sümeyye İstanbullu oldu. 12 yaşındaki Sümeyye’ye verdiği sözü tuttu…

İzlediğim dizide oğlan “Kızı istemeye gittik, verdiler. Biz vermezler diye düşünüyorduk, bütün planlar alt üst oldu. Biz oraya ayağımız alışsın diye gittik. Ailece şaşkınız.” diyordu, yemin ederim tam o durumdayım. Cuma günü finaller bitti, çarşamba günü mezun oldum, salı günü mülakata girdim cumartesi sonuçlar açıklandı. Açıklandı inanamadım, gittim kayıt oldum şimdi İstanbul’dan dönüyorum hâlâ inanamıyorum. Bunları da zaten dönüş treninde yazıyorum. Hislerimi tarif edecek bir söz yok heybemde. Bir yanımda 22 yaşındaki Sümeyye sakin ol ve olanları olağan bir şey gibi karşıla diyor diğer yanımda 12 yaşındaki Sümeyye olanı biteni dağa taşa yaz kız diye cimciriyor beni :)) Kazandığımı duyan arkadaşlarım çok istedin diyor, sonunda diyor. “Sonunda” çok büyük çabanın sonunda. Annemin, babamın, fahri anne ve babalarımın çabalarıyla en çok, destekleriyle, güvenleriyle kardeşlerimin ve dostlarımın. Şu son bir yılda çok çekilmez bir çocuk oldum. Bağırdım, çağırdım, kızdım, küstüm. Bir ara abim dedi ki, sen yaparsın ben sana güveniyorum. Sinirlendim ve ağladım bi tabak kırdım hatta. Dedim ki “belki yapamam demeyin öyle şeyler, yapamama ihtimalimi de dillendirin.” Hatta ne kadar sık kendime de o şiirin dizelerini söylüyordum: “gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda” deyip kendimi yıpratıyordum.

O tabaktan ve o halime tahammül eden ailemden özür dilerim. Çiçekli, güneşli günler geliyor da çok zor geliyor vallahi. Bir okuldan çıkıp diğerine oradan staja oradan kursa giderek, 10 ayda okunan 89 kitapla, girilen sayısız sınavla, kendi kendine verdiğin sinir ve ümitsizlik harpleriyle geliyor. Ama şimdi kör olayazan gözlerimle, bükülen sırtımla olup biten her şeye şükrediyorum. Bunu benim başarmamış olduğumun en büyük Yazar’ın yazmasıyla nasip olduğunun farkındayım. O’nun yoluma dümdüz taşları döşeyen birilerini karşıma çıkardığını biliyorum. Ne kadar şükretsem az kalacağını biliyorum. Hakkını vermek için çok çalışmam gerektiğini de biliyorum.Bu süreçte en yakından en uzağa, durakta benimle otobüs bekleyen amcadan mescitte namaz kıldığımız teyzeye, kuaförümden kantincimize dua istediğimi bile unuttuğum herkese teşekkür ederim. Hanginizin duası kabul oldu bilmiyorum ama şuan yaşadıklarımın bin bir kat güzelini sizler yaşayın diye çok dua ediyorum. Cümlenizin gönül ülkesine bahar gelsin, benim gibi.

Her zaman söylüyorum, yine söyleyeceğim: Sevgili Gazi, bu asla bir veda değil biraz Yıldızlanıp gelicem…Yine kendi kendime o şiirin başka dizelerini tekrar edip “bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbelalemin” diyordum. Bildim.

Sevgilim İstanbul, fırtınam, felaketim, hasretim, çok şükür sana kavuştum… Ama işte şimdi ayvayı yedin 🙂

Ne Okudum? 2

“Fuzûlî’yi hatırlayın: ‘Yani ki çok belâlara kıl müptelâ beni.’ Hamid de Makber’in önsözünde ‘Kederimin artması için sevinmek isterim.’ der. Aynı şeydir: Sevincinin artması için kedere ihtiyacı var, demektir.”

Diyor âşığı olduğum Samim Efendi kardeşi Besim’e. Bir solukta ve sürekli başımı sallayarak okuduğum diğer bir kitap olan Ermiş’te Halil Cibran da aynı şeyleri farklı bir ahenkle anlatıyor. Az da o ne diyormuş ona bakalım:

“Sonra bir kadın, neşe ve kederden bahset bize! dedi.
Şöyle cevapladı:
Aslında maskesini düşürmüş keder.
Ve kahkahalarınızın yükseldiği o kuyu gözyaşlarınızla dolu.
Hem mümkün mü başka türlüsü?
Keder ne kadar derininize işlerse o kadar neşeniz olur.
Şarabınızı içtiğiniz kâse fırında pişirilen o kâse değil midir?
Ve ruhunuzu dinlendiren ud, bıçaklarla oyulan o ağacın ta kendisi değil midir?
Neşeli olduğumuzda kalbinizin derinliklerine bir bakın; sizi neşelendiren şey aslında kederlendiren şeydir.
Kederli olduğunuzda tekrar bakın kalbinize ve görün; aslında sizi mutlu eden şeydir sizi kederlendiren.
Bazılarınız der ki, ‘Neşe kederden daha yücedir’ ve bazılarınız da şöyle der, ‘Hayır, keder daha yücedir!’
Fakat derim ki ben de, etle tırnaktır onlar.
Birlikte gelirler ikisi, biri size eşlik ederken bilin ki diğeri yatağınızda uyumaktadır.
Aslında her biriniz tıpkı bir terazi gibi asılısınız neşe ve kederleriniz arasında.
Yalnızca boş olduğunuzda sabit ve dengedesiniz.
Haznedar gümüşüyle altınını tartmak için sizi kaldırdığında neşe ve kederiniz artıp azalmakta.” (s. 27)

Ayrı çağlarda yaşayan, ayrı kültürlere mensup olan yazarların, şairlerin birbirlerinden habersiz aynı şeyi söylemeleri… Dememiş miydi Yunus” Cümle şair dost bahçesi bülbülü” diye. Toplamamış mıydı dünyanın tüm şairlerini aynı aşkın etrafında?

Senin için bir şarkı: https://youtu.be/DoybWu1Hpn4
Senin için bir kitap: Peyami Safa- Yalnızız
Senin için bir film: Serçelerin Şarkısı 

Ne Okudum? 1

Yine böyle bir cumartesi günü öksürük haplarıyla tanışmıştım İsmet Özel ile…

TAŞLARI YEMEK YASAK Kasım 2011 / İstanbul – Şule Yayınları

“İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok diyorsun. Öyleyse şunu düşün: İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir. Bu yalnız mallar, servet, güç gibi nesnelerde geçerli değil. Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de böyle. Bilgi için de öyle. Eğer herhangi bir şey insanın istifadesine açıksa ancak istifade edilmezse artık o taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar. Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın. Sana yaramadığı halde sende olan hem senin hem başkasının aleyhinedir. Taşları yeme, taşları yemek yasak.” (S.125)


“Esasen müslim ve mümin olmanın değeri insanın hiç ayağının sürçmemesi, hataya düşmemesi değil, ayağının sürçtüğünü anlayabilmesi ve hataya düştüğünü görebilmesinde saklıdır.” (S.119)


“İnsan olmak biraz da verilen işaretlerden doğru anlamları çıkarmaktır.” (S.112)


“Bazı değerleri korumak insanların ihtimamını ister, bazı değerler ise insana ihtimam gösterirler. Birincisini insanlar korur, ikinciler insanı korur.” (S.100)


“Bütün insanlığın sorumluluğu neden benim omuzlarımda olsun diyeceksiniz, ben de sizi Müslüman olarak hesaba katmamız nasıl mümkün olacak diyeceğim.” (S.97)


“İslam’ın hayattan bir istifade yolu değil, hayata bir anlam verme yolu olduğunu bilmek gerekir.” (S.78)


“Dolandırıcılıkta, dolandırılan kimsenin hileyi sezmesi gibi bir tehlike vardır. Ama insan kendi kendini kandırmayı seçmişse bu aldanış ucuz ve kolay yolunda aldanan ve aldatan aynı tarafta olacak, sonuçtan sorumlu olan da aynı taraf olacaktır.” (S.75)


“Bir kez İslam’ın hedefleri hakkında sarahate vardık mı, nasıl olup da kulluk edebileceğimizi bildik mi, yaşamak kadar ölmek de kolaylaşacak bizim için. Hiçbir işi yarım bırakmış saymayacağız kendimizi, gözümüz açık gitmeyeceğiz. Az şey mi bu?” (S.61)


“…Öyleyse ilk yapacağımız iş bizi modern şartlanmalara götüren yaklaşımların bir eleştirisini yapmak, onlardaki mantık zincirine bağlı kalmamak, daha doğrusu onların mantık zinciriyle bağlı olmamak zorundayız. Bunu da onların tutundukları esaslara biz tutunmayarak başarabiliriz.” (S.52)


“İnanç sahibi kişi, inancı batıl bile olsa inandığı ile yaşadığının bir olması için yaşar. Ne kadar inanç sahibi olduğu düşüncelerinin davranışlarına, davranışlarının düşüncelerine ne oranda uyduğu anlaşılır.” (S.49)


“…Ancak bu yükselişin bir ön şartı var: Meselelerin hakikatine ulaşma çabası gösteren kişi artık başının çaresine paçasını kurtarmak üzere değil, zâtını, özünü, kendi özünün bağlı olduğu öz bütünü korumak üzere bakan kişidir.” (S.44)


“İnsanın aklını başından alan nedir? Tecrübelerimiz sonucunda bu sorunun cevabını kolaylıkla bulabiliriz. İnsanın aklı başında değilse ızdırap çektiği nesnededir. İnsanın aklını başından alan ızdıraplardır.” (S.31)


“Helal ve haram sınırları biz yeryüzünde yaşadığımız hayatın anlamını kavrayalım diye mevcudiyetimizin sebebine yaklaşalım diye vardır.” (S.22)


“Batılı düşüncenin anladığı hürriyet marjinal, Müslümanın anladığı özgürlük ise merkezidir.” (S.21)


“İslam özgür olmanın bilgisidir. Halbuki kişilikleri silmek ve bir yorumla sistemleştirilmiş bir yapıda gerçeği mutlaklaştırmak yalnızca kulun kula kulluğunu getirir ki bu da İslam’ı kundaklamaktan başka bir şey olmaz.” (S.17)