Bizim oralarda bir diken türü vardır: Büyük büyük diken dallarının altında küçük mor çiçekler açar. Güzelliği görmeyi bilmeyenler onun sadece diken olduğunu sanar. Ne mutlu ki ben güzellikleri görmeyi öğrenmiştim. Bu yüzden onları ilk bakışta tanıdım: Dünyanın en güzel çiçeklerini… Yetişecek, tutunacak bir toprağın çok görüldüğü mazlum çiçekleri. Başkaları onlara mülteci isterse sığınmacı diyebilir ama ben o bütün çiçekleri gönlüme diktim. Artık onların toprağı, memleketi, benim gönlüm.
O gün sınıfa girdiğimde öğretmenlikte ilk günüm sanıyordum ama almam gereken en önemli dersin ilk günüymüş. Bu dersi geçersem eğer merhameti, insanı insan olduğu için sevmeyi ve başkasının derdiyle dertlenebilme sınavını vermiş olacaktım. Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy’un dediği gibi “Acı duyabiliyorsan canlı, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” bakalım ben ne kadar insandım? Cumartesi sabahı artık sahnedeydim. Nereden başlamalı? Hah, evet önce kendimi tanıtmalıydım sonra onları tanımalıydım. Tane tane kendimi anlattım, sıra onları tek tek tanımakta: İsra, Ragat, Zeyd, Nur, Abdurrezzak, Emine, Ali, Leya, Nebi, Muhammed, Mücet… Onlar adlarını söylüyor ben tekrar ediyorum, onlar da başlarını yukarı aşağı sağlayarak onaylıyorlar. Sonuncusunda işler biraz değişti. Baş bu sefer sağa sola sallanmaya başladı. Demek ki adını doğru telaffuz edemedim diye düşünüp bir kez daha sordum. Müceet? Baş yine sağa sola, Mücahit? Baş yine sağa sola. Yaklaşıyorum tam duymak için tekrar soruyorum, baş sağa sola… Allah Allah! Yaz desem yazmayı bilmiyor daha altı yaşında. Bıyık altından da gülüyor bana, ilk günden karizmayı çizdirdim ama güzel maymuncuğumla en sonunda Mücet’te buluştuk. O günden itibaren yedi ay boyunca ona Mücet dedim ve o da ne zaman ona seslensem muzip bir gülüşle bana baktı. Şimdi diyorsunuz ki kimliğine baksana bre cahil, ama kimlikleri bile yok ki. Ah benim gariplerim… Onların hiçe sayılmışlıkları burnumun ucunu sızlatıyor. Artık yeni bir organın var benim burun ucu ve yeni bir hastalığın var burun ucu sızlaması. Hiçbir hastalık bu kadar huzur veremez.
Okulun son günleri yavaştan vedalaşıyoruz. Mücet’in çantasından kalem kutusunu çıkardığını görüyorum, üzerine bir şeyler yazılmış. Oğlum yazmayı öğrenmiş de dağa, taşa, kalem kutusuna yazıyor diye keyifleniyorum. Ver bakalım ne yazdın, dedim büyük harflerle “MECİD” yazmış. O an dünyanın bütün ışıkları zihnimde yandı. Senin adını böyle mi yazıyor, dedim bu sefer başını yukarı aşağı salladı, güldüm. Mecid, dedim bu sefer her zamankinden daha güzel gülümsedi. Oh nihayet, der gibi. Güzel çiçeğim aylarca kendine ait olmayan bir adı hiç bozuntuya vermeden üstüne alındı. Kimliği bile olmayan altı yaşındaki çocuk sahip olduğu tek gerçek şeyi adını da beni üzmemek için belki de üzülmekten, kaybetmekten başka hiçbir şey bilmediği için o şekilde kabul etti. Ah benim sızlayan burun ucum, gönlümün sızlayan toprakları. İmkânım olsaydı bütün sevinçlerimi biriktirip size hibe ederdim. Sizinle geçirdiğimiz güzel günleri, söylediğimiz şarkıları, oynadığınız oyunları çizdiğiniz resimlerinizi, yazdığımız sevgi dolu mektupları düşünüp ayrılığımıza alışmaya çalışıyorum. Buket Uzuner der ya: “Hayatta en büyük mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.” diye; benim hayatımın en büyük mucizesi ise sizin gibi güzel çocuklara rastlamak oldu. Dünyanın bütün zalimliklerine, insanların bütün aç gözlüklerine rağmen, insanların adını bile tam bilmediği kanaatkâr çocuklar oluşunuzla benim gönlümde cumhuriyetinizi ilan ettiniz.
Bazen sizden ayrıldığım için kendimi boşlukta hissettiğim anlar oluyor, sonra aklıma Alemdar Hoca’nın anlattıkları geliyor. Bize demişti ki: “Aranızdan bir öğretmen adayı eğer beni anladıysa o da gidip 30 kişilik yedi sınıfa anlatırsa ve onlar da anlarsa şimdi artık ben 210 kişiyim, yalnız değilim.” demişti. Şimdi ben de o güzel gözleri anımsıyorum ve diyorum ki ben artık yalnız değilim ben en azından dört beş ülkeye bedelim…
