Çalıkuşu’nun Z Raporu

“Hayatın bir felaketten sonra daima bir saadet verdiğini, o güzel darbımeselin söylediği gibi, ayın 15’i karanlıksa 15’inin mutlaka aydınlık olacağını bilmiyor değildim. Fakat bu mehtabın bu kadar koyu bir karanlıktan bu kadar unutulmaz bir dakikada doğacağını aklıma getirmezdim” (R.N.Güntekin, Çalıkuşu, S,305)

Sevgili Feride Hanımcığım,
 Bu size yazdığım kaçıncı mektup bilmiyorum fakat göndermeye cesaret ettiğim ilk mektup… Ben İstanbul’a geleli dün itibariyle iki ay oldu. Zaman ne zalim; çok hızlı geçiyor. Burayı bu kadar çok seviyorum diye geçiyor biliyorum.
Bilirsiniz benim her işim terstir; ben sizin gibi İstanbul’u terk edip Anadolu’ya kaçmadım. Anadolu’nun sularını içip bir Anadolu kızı olarak İstanbul’dayım. Ama tıpkı sizin gibi yepyeni bir hayat kurdum kendime. Mektubu da bu sebeple yazıyorum zaten, havadisleri aktarmak üzere. Sizin için muhtemelen Tekirdağ sayılan fakat benim için “işte İstanbul daha ne olsun” dediğim bir yerde ev tuttum. Evim deniz görüyor. Martılar güneşin ilk ışıklarıyla kahkahalarına başlıyorlar. Balkonda oturup onların geniş kanatlarıyla denize sarılmalarını izliyorum. Neşeleri daim olsun!
Birçok şeyi tek başıma tecrübe ediyorum. İnsanlık için küçük bu garip için büyük adımlar… Türlü abonelikleri üstüne almak, gevşeyen vidaları sıkmak, ampul değiştirmek, “bence” 100 kiloluk koltuğu diğer odaya taşımak, damlatan musluğun icabına bakmak, iki tane beş kiloluk su bidonunu beşinci kata çıkarmak gibi… Sonra bir nebze ev hanımlığı da öğrendim: Fıstıklı ve kuş üzümlü pilav yapmak, komşuya yaptığın yemekten götürmek, film-dizi izlerken oyuncularla sohbet etmek, makineden çıkan su ile balkon yıkamak, hah bir de ocakta yemek var diyerek komşudan kalkmak için izin istemek… Bunlar tamam. Bir de iş hayatı var, ah kuzum, babam..O kısım çok güzel çok! Çocuklara öğretmenlik yaptım; çocuktan ziyade bebekti gerçi onlar, sonra ergenlere öğretmenlik yaptım, fakat kendimden büyüklere ilk kez… Ama her hâli müthiş bu işin. Öğrencilerimin hepsi yabancı, çeşitli sebeplerle gelmişler: Savaş, iş, okul… Farklı ülkelerden olmakla beraber hepsi Arap. Yani Ortadoğu’da kartları yeniden dağıtıyorum diyebilirim.. Çok hürmetliler, bilemiyorum bu kadarına alışmamak lazım. Geçenlerde bir şey ikram edildi, herkes aldı tabii ben de aldım. Bana bakıyorlar, neden baktıklarını anlamadım. Bir beyefendi, yaşı 65 civarında kafasıyla yiyelim mi, anlamında işaret etti ayy tabi, diye çığlık atmışım. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Kendimi bu kadar değerli hissetmemiştim. Bir de şey var; ne desem gülüyorlar bence bu da çaresizlikten 🙂 Şarkı söylüyorum, taklit yapıyorum canım ne isterse, o an ne icap ediyorsa onu yapıyorum ve hepsi de cuk oturuyor. Galiba bu öğretmenlik işini kıvırmaya başlıyorum. Hiç yorulmuyorum. Bir de bana muallim Sümeyye ve üstazi Sümeyye diyorlar, çok güzel çok!
Hocamız fakültede ilk derste nasıl davranırsanız hep öyle bir öğretmen olursunuz, demişti. Üç sene önce ilk dersimde sınıfa ilk girdiğim an küçücük bebeleri görünce “Siz ne güzelsiniz gelin saralım” dediğim için sanırım şimdi kime öğretmenlik yapsam kalbimle sarılıyorum ve çok mutluyum böyle…
Ah bir de asıl geliş amacım var İstanbul’a: Öğrencilik. O kısmı da müthiş. Çok yoruluyorum fakat seviyorum. Bir şeyler öğreniyor, fikrimi söylüyor, çoğunlukla hata yapıyorum ama bundan asla gocunmuyorum. Eğer şimdi hata yapmazsam sonraki hatalarım çok zamansız olacak biliyorum. Pişman olmayı, ders çıkarmayı bilirken hata yapmak lazım sanırım… Çok güzel arkadaşlar da buldum. E daha ne olsun!
Bazen aklıma geçen sene kursta iken uyanık hâlde gördüğüm rüyalar geliyor: İstanbul’da deniz kenarında oturduğumu, güzelim sokaklarda gezindiğimi düşlerdim. O kadar gerçek gelirdi ki ya kafayı yedim ya da sahiden bunlar yaşanacak derdim. Bir düşüm daha nihayet gerçek oldu. İnsanların sıkış tepiş, bıkmış ve yorulmuş hâlde yolculuk yaptıkları metrobüste ben Florya’nın sahiline şöyle küçük bir aralıktan bakarken ah be, diyorum sonunda İstanbul’dayım. Yağmur yağarken acaba denize de yağıyor mu diye bakıp dönebiliyorum, kafamı çevirip Sultanahmet’e sonra tekrar çevirip Ayasofya’ya bakıyorum. Galata’nın duvarına dokunup aa vallahi buradayım, diyorum. Sıradaki istasyonun Fatih olduğunu söyleyen metroda gerçekten mi diye çığlık atmak istiyorum. Bindiğim otobüsün Ankara’ya dönmediğine hayret ediyorum. Gece İstanbul’a yatıyor sabah İstanbul’a uyanıyorum. Benim çocukça hayretlerim meşhurdur. Elimde son model telefon varken projeksiyon perdesinin kumanda ile açılmasına iki gün şaşırmışlığım vardır. Hâlâ Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin burada oluşuna hayret ediyorum.  Fotoğrafını gördüğüm yapının İstanbul’da olduğunu bildiğim hâlde burada görünce ah diyorum bu da İstanbul’daymış ya! Sanırım bu hayretler bana yaşama zevki veriyor. Allah hayretimizi daim etsin.
Tabii bazı akşamlar kapıyı anahtarla açmak tuhaf geliyor, yemek yerken komik videolar izliyor olmak bazen güldürmüyor, kapı zilinin çalışmıyor olmasının bir şey değiştirmiyor olması bazen zoruma gidiyor. Ama olsun İstanbul’dayım ve bütün bunları ben istedim diyorum. Zaten bu mektubu yazarken bunları neredeyse unutmuştum. Demek ki çok da ehemmiyeti olmayan şeyler benim için. Her şeye rağmen ve her şeyle beraber mükemmel bir hayatım var çok şükür.
Ayrıca size verdiğim sözü tutmuş olduğumu haber vermek istiyorum jurnalinizi bir kez de İstanbul’da deniz kıyısında oturarak okudum ve bitirdim. Ve bana hissettirdikleri hâlâ aynı… Sizinle ayrılalı neredeyse iki yıl olacak fakat ben zannediyorum ki sizin bir parçanız bende kaldı, bu sebeple hiç ayrılmıyoruz.
Peki siz nasılsınız?

Çok sevgiler, hep sevgiler…

Yorum bırakın