Bu yazıyı yazmak için gerekli ilhamı Ebrar’ın düğünü ile tedarik edebilirim sanıyordum ama daha erken oldu.. Onları görmem bile yetti.
Yine hikayenin en başına dönmek zorundayım: Bundan tam altı yıl önce bu zamanlarda bir rüya görmüştüm. Rüyamda nakil olacağım okulumda ilk günümdü, herkes bana kötü kötü bakıyor, parmakları ile beni işaret edip bir şeyler söylüyorlardı. Tek başımaydım. Çok yalnızdım. Kendimi kelaynak gibi hissediyordum ve uyandığımda da bu his devam etti.
Çok kez okul değiştirmiştim ama ilk kez bu kadar korkmuştum. Çünkü insanın yabancı bir şehre yabancı olarak gitmesi normaldir ama kendi memleketine bir yabancı olarak gitmesi oldukça zor ve tuhaf bir durumdu, bence. Ergenliğin zirvesini yaşadığım o 16 yaşımda yeniden birileriyle arkadaşlık edecek olmak kendini baştan anlatmak ve kabul ettirmek gözümde her geçen gün büyüyordu. Bütün bunların yanında bir de hayatımda ilk kez ailemden ayrılıp yurtta kalacak olma deneyimi eklenince sanki birisi kalbimi sıktırıp bırakıyormuş gibi sıkıntılı bir hâl oluşuyordu. Sonra beklenen gün gelip çattı. Bavullar hazırlandı ve okulun açılmasından bir gün önce beni yurda bırakıp gitti bizimkiler. Oda arkadaşım hemen benim yeni gelen kız olduğumu anladı ve odaya götürdü. İlk izlenim güzel sıkıntı yok.. Eşyalarımı yerleştirdim, yurdu gezdim, yemek yedim derken hava karardı. Elimde de telefon belki annemler beni arar diye bekliyorum, oysa ayrılalı birkaç saat anca olmuş. Etütte yalnızca koridorda yer kalmış, kitaplarımızı koyduktan sonra oda arkadaşım ben yurtta kıble ne tarafta bilmiyorum gel birilerine soralım, dedi. Kafamı salladım. Mümkün mertebe az konuşuyordum zaten. Sakinim ve genellikle etrafı izliyorum, insanları dinliyorum.
Kendi katımızda kıbleyi soracak kimseyi bulamayınca aşağı kata indik. Merdivenin karşısında koridordaki ikinci odaya girdik. Oda nasıl kalabalık. Ortada yiyecek içecek birçok şey. Herkes evden getirdiklerini açmış bölüşüyor diğerleriyle. Sohbet muhabbet, kahkaha biz odaya girince birden kesildi. Oda arkadaşım selam verdi kıbleyi sordu, kızlar tarif etti ama bizi odamıza göndermediler. Oturttular yediklerinden bize de ikram ettiler. Bütün bunlar olurken ben asla ve asla ağzımı açıp konuşmuyorum. Oda arkadaşımı tanıdıkları için ona birkaç soru sorup hasbihal ettiler ama bana bir şey demediler. Sanırım orada olduğumu fark etmemişlerdi. O zamanlar için kızlardan bir tanesi olan şimdi ise bizim Durak “Yurda Sümeyye diye birisi gelmiş” dedi. Benim o Sümeyye, diyemeden diğeri “Bingöl’den geldi dedilerdi” dedi, diğeri dediysem bizim Ebiş işte. Sonra öbürü atladı “Bizim sınıftaymış ” dedi bunu diyen de sanırım Hatce’ydi. Sonra ben bir şey diyemeden oda arkadaşım beni göstererek Sümeyye’nin ben olduğumu söyledi bense sakince gülümsedim. Hoşgeldin dediler biraz da utandılar, bence utanmaları lazım zaten 🙂 sonra Sarı elini poşete attı kocaman bir elmayı bana uzattı “Merhaba Sümeyye, hoşgeldin, ben Büşra bu da Çivril Elması” dedi. Teşekkür edip elmayı aldım. Elmayı kemire kemire bir saatte anca bitirdim. Şimdi ne zaman bu konu açılsa “Bu kız ilk geldiğinde ne kadar utangaçtı elmayı bir saatte yerdi, şimdi beş elma versek hepsini bütün bütün yutarsın” derler, ben de he valla derim 🙂 O gün yatağa yattığımda kendimi biraz yalnız hissedip ağlamıştım. O gece hayatımda kendimi yalnız hissettiğim son gece oldu. Ertesi gün sınıfta Sarı benim için yanını boş bırakmıştı. Her şey böyle başladı işte. Sabah kahvaltılarına, öğle yemeklerine, akşam yemeklerine hep beraber gittik bizim kızlarla. Akşam etütte belletmen hoca görmeden onların çalışma odasına kaçıp kaloriferin üstünde kitap okudum. Sırf kitabı onların yanında okumuş olmak için… Etütten sonra odalarında bittim. Ama inkar etmesinler onlara bildiğim en güzel hikayeleri anlatıp, taklitler yapıp onları güldürerek, hâlden hâle girip kalplerine girmek için çok uğraştım. Yalnızca iki yıllık çok kısa bir sürede onlarla ilgili her şeyi öğrenmiş kendimle ilgili her şeyi anlatmıştım. Kendimizin bile kendimiz hakkında unuttuğu, farkında olmadığı şeyi artık diğeri biliyordu.
O günlerden birkaç yıl sonra drama dersinde hocamız bize birbirimizi form olarak görmemizi söylemişti. Cinsiyet dahil bütün özelliklerden tenzih ederek birbirimize sadece insan gözüyle bakmamızı istemiş ve burada olan burada kalır ilkesini unutmayın, diye eklemişti. Tarif ettiği ortam yurtta kahverengi orta sehpanın etrafında ne zaman toplanıp çekirdek çitlesek kendiliğinden oluşuyordu. Bana sanki kızların her biri benim ikizimmiş gibi gelir; burada o yurtta doğmuşuz, hiç ailemizi görmemişiz, birbirimizin tek ailesi bizmişiz gibi hissederdim. Bütün bunları tatlı küçük bir çeri domatesi olduğum için hissettiğimi biliyorum 🙂 ama eminim onlar da bunlara yakın şeyler hissetti her zaman.
Sınav senemizde birbirimize etütte konuşmamak için söz verişlerimiz ve 15 dakika sonra mezuniyette ne giycez diye konuşmaya başlamalarımız, kutlayacağımızı bildiği hâlde birbirimize sürpriz doğum günüleri yapmamız, çatıda herkesten gizli yaptığımız mangallarımız, kısır yapmak için yemekhaneye gizlice girişimiz, gizliden birilerini arayıp kendimizce işlettiğimizi sanmamız ve ifşa oluşlarımız. Tuğba’nın ben ne anlatırsam anlatayım dünyanın en önemli şeyini anlatıyormuşum gibi beni dinlemesi, Feyza’nın başıma gelen her şeyi mantıkla, sabırla ve şefkatle çözmesi, Hatice’nin onu bin yıl da aramasam beni hoşgören hatırnazlığı, Ebrar’la muhtemelen aynı şekilde büyütüldüğümüzden dolayı hem müthiş bir şekilde birbirimizi anlayıp hem de elti gibi itişmemiz ve benden küçük olup bana ablalık yapması, Berna’nın ağlayanı türlü işkencelere güldürmesi eğer beceremezse – ki çok nadirdir- ağlayanla ağlaması ve sonsuz samimiyeti, Merve’nin kızıp küsüp, kızdırıp küstürüp sonra da bir şey olmamış gibi aynı samimiyetle sarılması, Durak’ın ne olursa olsun ne durumda olursa olsun yalnızca karşıdakinin iyiliğini ve güzelliğini istemesi, Sarı’nın maddi ve manevi olarak sıcacık eliyle her daim elimi tutması ve hiç bırakmaması…
Her biri bambaşka bir fıtrat ve her biri yepyeni bir okul. Sabrı, vefayı, hoşgörüyü, fedakârlığı, samimiyeti, güvenmeyi, paylaşmayı, saf sevgiyi, hepsini ve daha fazlasını bana öğrettiler. Bütün bu aramızdakileri toparlarsak, karşındakinin sana kendisini sevmekten başka bir seçenek tanımadığı bir birliktelik bizimki. Bu konuda kanunda hiçbir açık yok. Bu her zaman böyleydi ve böyle devam edecek.
Aynı okulda, aynı yurtta olduğumuz günleri o kadar çok özlüyorum ki. Ama birbirimizi ne zaman görsek tekrar o günleri yaşıyoruz. Sabah Durak kızlardan ütüyü isteyip kırık ütü masasında ütü yapıyor, aynanın önünde eşarp yapmak için sıraya girilmiş, ben üst kattan elimde eşarpla geliyorum Durak’a yaptırıcam daha yeni tesettüre girmişim çünkü, hazırlanmış olanlar diğerlerini hızlandırmak için bağırıp duruyorlar, gidip Ebrar’ın kreminden alıyorum hem söyleniyor hem de alma demiyor, okul sırasında beni öne geçiriyorlar geçirmezlerse burunlarından getiriyorum, yemeklerde de kilo vermek için az yiyip gece yatmadan acıkıp ekmeğe tuz döküp yiyoruz, sefalette, rezillikte adeta huzur buluyoruz…
Çoğu kez beni olduğum gibi kabul eden insanlara minnet duyduğum haller yaşamıştım. Ama onlar farklıydı her zaman. Kendin olmana ve kendini tanımana izin veren tek hâl ve mekân onların yanıydı. Ben onlarla yepyeni birisi olduğumun farkına o günlerdeyken varmıştım.
Mezuniyet günü o kadar çok ağlamıştık ki, edebiyat hocamız duygularım bu kadar tazeyken hissettiklerimi yazmamı istemişti benden, çünkü böyle günlerden beslenirmiş yazarlar. O günden beri hep bir şeyler yazmak için uğraştım bizim kızlar hakkında ama nasip olmadı. Hattâ bir roman projem bile vardı.
Bugün bunları yazabiliyor olmama sebep ise, üniversite tercih zamanında her gün birbirimizle konuştuğumuz hâlde birlikte tercih yapmayı akıl edemeyip farklı diyarlara düşmüş olmamızın bizi koparmayıp birbirimize karşı hissettiklerimize özlem katarak daha çok bağlandığımızı fark etmiş olmam, çoook çoook üzülüp – farklı sebeplerden ötürü- ağlayıp birbirimizi teselli ettiğimiz o zor günlerden o günleri hiç yaşamamış gibi kahkahalar attığımız bugünlere gelmiş olmamız, onlarla geçirdiğim her günün birlikte geçirdiğimiz bir önceki günden değil de hayatımdaki bütün günlerden daha güzel olduğunu fark etmem. Ben ne zaman mutlu uyusam rüyamda altı yıl önceki İzmir gezimizi görürüm. En büyük kabusumu en güzel rüyama dönüştürdüklerini fark ettiğim için bu yazıyı yazabiliyorum.
Çok aklım başımda, çok farkındayım, onun iyiliği için ona öfkelendiğimiz bir dünya kurduk birlikte. Bencilliğin kendi akıbeti için intihar etmekten başka çözüm bulamadığı bir dünya. Annesini anne, babasını baba bildiğin, kendi kardeşinden bahserken abimiz dediğin, bölüşecek ne varsa hepsini bölüştüğün bir dünya.
Her ne kadar çok şımardığım için beni arabadan atmak isteseniz de, atmaya kıyamayıp sonra da unutmuşuz ondan atmadık dediğiniz için sizi seviyorum. Ve bazen gelin edip sizi nasıl ellere vericem diye düşünüp ağlıyorum sonra eşlerimizle beraber piknik yaptığımızı hayal ederek kendimi teselli ediyorum. Ve Ali Ural’ın tarif ettiği gibi bizim bütün muhabbetlerimizde kapıyı çalan ve açan aynı kişi, bizim aramızda hiçbir fark yok. Kalbim sizinle her geçen gün genişliyor ve ben sizi sevmeden edemiyorum.
Hayat şartları biz büyüdükçe değişiyor, bazen bundan korkuyorum ama ben sizinle ebedi dünyada tekrar bir araya gelip komşu olmaya niyetliyim o sebeple gülü soluncaya kadar sizi cennette ferahlık ve sevinç evinde buluşuncaya dek…
