İki Kuşun İsmine Benzerdi Kalbimiz

Finaller bitmişken herkes memlekete gitmek için bavul toplarken ve birçoğu zaten yol almışken ben de birazcık eskilere yolculuğa çıkmaya karar verdim. Annemin tüm çöpleri topladığımı düşündüğü benimse beni ben yapan şeyleri biriktirdiğim kutumu açtım. Kutuyu ne zaman açsam sabun kokusu gelir, gittiğim misafirhanelerin sabunları; bir tanesi dökülmüştür ondandır mutlaka. Çocukluk fotoğrafları vardır en altta… Van’ın soğuğunda otların arasında tek başına oyun oynayan Kürt karası bir kız, muhtarın deyimiyle. İnsanın doğduğu yer memleketi olsaydı ne tuhaf olurdu. Hep bunu düşünürüm. Abim, ben, kardeşim hemşeri olamazdık. Bu kuralları kim belirledi? Çokça bunu sorgularım bu kutuyu açtığımda. Sonra sıra karnelere gelir. Çok kez takdir edilmiş başarılar, bazen de teşekkür etmekle yetinilmiş; en azından okula geliyor diyerekten. Bu sene üçüncüsü alınacak diplomalar… Tam sekiz okula ait öğrenci kimlikleri; beş şehrin otobüs kartı. İlk öykülerimin olduğu defterler; nakil olmadan önce arkadaşlara doldurtturulmuş anı defterleri. Utanmamak için tekrar açılmamış ve okunmamış günlükler. Hediye gelmiş, yazarına imzalatılmış kitaplar. O gün yaşanılan komik olayların yazıldığı not defterleri. Niyetlenilmiş ama gönderilmemiş iki mektup. Bir üst katmanda lise anıları vardır: Hayatımın müthiş renkli yılları. Bir ara Sünger Bob’a takılmış bir ara Cemal Süreya hastası olunmuş, Frida Kahlo’ya niyeyse yakınlık hissedilmiş. Sonra hepsi geçmiş. İki tiyatro oyununda oynanmış, şiir dinletilerinde şiirler okunmuş, yarışmalara denemeler gönderilmiş. Milli yönün baskın dini yönün zayıf olduğu edebiyat öğretmeni tarafından vurgulanmış yıllar. Küçük çevrelerde büyük ve zengin bir dünya yaratılmış her şeyin en güzel hâle kolayca getirilebilinmiş. Birçok koleksiyon yapılmış: 50’den fazla kitap ayracı, 20’den fazla takvim yaprağı, renkli peçeteler, gidilen yolların biletleri –otobüs, tren, uçak-, içilen çayların şekerleri, doyulan yerlerin ıslak mendilleri, şehirlerin buzdolabı süsleri, doğum, nişan, düğün hatırları… Birçoğu biriktirilmekten vazgeçilmiş ya da unutulmuş. Tek bir şey unutulmamış: Dostluk. Onlara dair bir şeyleri biriktirmekten hiç vazgeçilmemiş. Hep gitmek zorunda kalmış bir çocuk, ergen, genç kız olarak unutulmaktan korktuğumu sanmıştım. Eski bir arkadaşımı uzun zaman sonra tekrar ararken çoğu zaman “ya tanımazsa” beni diyerek telefonun dıt sesini duymadan kapattığım her anımda, unutulmaktan zerre zerre korktuğumu hissetmiştim. İnsanların hayatında gittikten sonra bir yük olacağımı düşünmüştüm hep. Ama şimdi geçti. Çok şükür. Çünkü bu kutuyu ne zaman açsam aslında unutmaktan korktuğumu fark ediyorum. Sevildiğim zamanları, bana değer vermiş insanların olduğunu, gittiğim gördüğüm güzel manzaraları; kahve sevmeyen birisi olarak dostla içilen bir çayın hatrının ahirde de dolmayacağını unutmamayı istemişim. Zaten önemli olan da bizde kalanlar değil mi? Bir şekilde birilerine yük olmamış olmayı dilerken bütün yüklerimi seviyorum. Kutuyu ne zaman kapatsam dünyanın en güzel insanlarına rastlamış olduğumu düşünüyorum. Nasıl olur da hepsi bana denk gelir ki, diyorum. Tekrar tekrar şükrediyorum ve öldüğümde bile bu hissin tazeliği kalsın diye dua ediyorum. Sonra kendim hakkında şunu düşünüyorum: Bütün kadınlar çiçektir derler ya, ben bir çiçek değildim bundan eminim. Çünkü bir çiçek olsaydım güneşimin açısını beğenmez, yerim değiştirilince solar giderdim. Mutlaka çiçek olmayacak kadar hoyrat ve alelade büyümüştüm; hep koparılmış olurdum çiçek olsaydım. Ben göçmen bir kuştum. Her yedi yılda bir yurduna dönen yurtsuz bir kuş. Hep güzel çiçeklerin dalına konmak nasip olmuş bir kuş. Lokman’a sorulan soruya ölümü yüreğinde avladığını söylemiş bir kuş. Kısmetiyle yer yer gezen, Simurg’u arayan ve “yol mu? yoldaş mı?” sorusuna yolda olmak, cevabını vermiş bir kuş…

Yorum bırakın