İki Kuşun İsmine Benzerdi Kalbimiz

Finaller bitmişken herkes memlekete gitmek için bavul toplarken ve birçoğu zaten yol almışken ben de birazcık eskilere yolculuğa çıkmaya karar verdim. Annemin tüm çöpleri topladığımı düşündüğü benimse beni ben yapan şeyleri biriktirdiğim kutumu açtım. Kutuyu ne zaman açsam sabun kokusu gelir, gittiğim misafirhanelerin sabunları; bir tanesi dökülmüştür ondandır mutlaka. Çocukluk fotoğrafları vardır en altta… Van’ın soğuğunda otların arasında tek başına oyun oynayan Kürt karası bir kız, muhtarın deyimiyle. İnsanın doğduğu yer memleketi olsaydı ne tuhaf olurdu. Hep bunu düşünürüm. Abim, ben, kardeşim hemşeri olamazdık. Bu kuralları kim belirledi? Çokça bunu sorgularım bu kutuyu açtığımda. Sonra sıra karnelere gelir. Çok kez takdir edilmiş başarılar, bazen de teşekkür etmekle yetinilmiş; en azından okula geliyor diyerekten. Bu sene üçüncüsü alınacak diplomalar… Tam sekiz okula ait öğrenci kimlikleri; beş şehrin otobüs kartı. İlk öykülerimin olduğu defterler; nakil olmadan önce arkadaşlara doldurtturulmuş anı defterleri. Utanmamak için tekrar açılmamış ve okunmamış günlükler. Hediye gelmiş, yazarına imzalatılmış kitaplar. O gün yaşanılan komik olayların yazıldığı not defterleri. Niyetlenilmiş ama gönderilmemiş iki mektup. Bir üst katmanda lise anıları vardır: Hayatımın müthiş renkli yılları. Bir ara Sünger Bob’a takılmış bir ara Cemal Süreya hastası olunmuş, Frida Kahlo’ya niyeyse yakınlık hissedilmiş. Sonra hepsi geçmiş. İki tiyatro oyununda oynanmış, şiir dinletilerinde şiirler okunmuş, yarışmalara denemeler gönderilmiş. Milli yönün baskın dini yönün zayıf olduğu edebiyat öğretmeni tarafından vurgulanmış yıllar. Küçük çevrelerde büyük ve zengin bir dünya yaratılmış her şeyin en güzel hâle kolayca getirilebilinmiş. Birçok koleksiyon yapılmış: 50’den fazla kitap ayracı, 20’den fazla takvim yaprağı, renkli peçeteler, gidilen yolların biletleri –otobüs, tren, uçak-, içilen çayların şekerleri, doyulan yerlerin ıslak mendilleri, şehirlerin buzdolabı süsleri, doğum, nişan, düğün hatırları… Birçoğu biriktirilmekten vazgeçilmiş ya da unutulmuş. Tek bir şey unutulmamış: Dostluk. Onlara dair bir şeyleri biriktirmekten hiç vazgeçilmemiş. Hep gitmek zorunda kalmış bir çocuk, ergen, genç kız olarak unutulmaktan korktuğumu sanmıştım. Eski bir arkadaşımı uzun zaman sonra tekrar ararken çoğu zaman “ya tanımazsa” beni diyerek telefonun dıt sesini duymadan kapattığım her anımda, unutulmaktan zerre zerre korktuğumu hissetmiştim. İnsanların hayatında gittikten sonra bir yük olacağımı düşünmüştüm hep. Ama şimdi geçti. Çok şükür. Çünkü bu kutuyu ne zaman açsam aslında unutmaktan korktuğumu fark ediyorum. Sevildiğim zamanları, bana değer vermiş insanların olduğunu, gittiğim gördüğüm güzel manzaraları; kahve sevmeyen birisi olarak dostla içilen bir çayın hatrının ahirde de dolmayacağını unutmamayı istemişim. Zaten önemli olan da bizde kalanlar değil mi? Bir şekilde birilerine yük olmamış olmayı dilerken bütün yüklerimi seviyorum. Kutuyu ne zaman kapatsam dünyanın en güzel insanlarına rastlamış olduğumu düşünüyorum. Nasıl olur da hepsi bana denk gelir ki, diyorum. Tekrar tekrar şükrediyorum ve öldüğümde bile bu hissin tazeliği kalsın diye dua ediyorum. Sonra kendim hakkında şunu düşünüyorum: Bütün kadınlar çiçektir derler ya, ben bir çiçek değildim bundan eminim. Çünkü bir çiçek olsaydım güneşimin açısını beğenmez, yerim değiştirilince solar giderdim. Mutlaka çiçek olmayacak kadar hoyrat ve alelade büyümüştüm; hep koparılmış olurdum çiçek olsaydım. Ben göçmen bir kuştum. Her yedi yılda bir yurduna dönen yurtsuz bir kuş. Hep güzel çiçeklerin dalına konmak nasip olmuş bir kuş. Lokman’a sorulan soruya ölümü yüreğinde avladığını söylemiş bir kuş. Kısmetiyle yer yer gezen, Simurg’u arayan ve “yol mu? yoldaş mı?” sorusuna yolda olmak, cevabını vermiş bir kuş…

Büyümüş Çocuk Denemesi

Her biten yılın sadece keskin mutluluklarını ve üzüntülerini hatırlarız. Aradakiler çeldiricidir. Bir şey bizim ayaklarımızı yerden kestiyse bütün bir yılı böyle güzel geçirmiş farz eder; bir şey nefesimizi boğum boğum aldırtacak kadar üzdüyse hep zor an nefes aldığımızı kabul ederiz. Mutluluk ve üzüntü ana bağlı değildir; ana bağlı olanlar yanlıştır veya geçicidir. Şu saniyede mutlusun evet, ama biraz sonra kızacak, streslenecek, gereksiz bir neşe kaplayacak içini, o geçecek belki devamında yorulacaksın. Gelip geçecek birçok hissi yaşarız kısa zaman dilimlerinde. Geçen hafta pazartesi çok ağlamıştın ama aslında keyifli bir haftaydı. Sen haftayı güzel hatırlarsın.
Uzun süreli geçmişe baktığımızda bütündeki sivrilenlere, yakın zaman dilimlerine baktığımızda geneli kabul ederiz. Sana şimdi mutlu musun, diye sorsam vereceğin yanıt beyhude olacaktır. O yüzden geçen sene bu zamanlar ne durumda olduğumuzu tartmamız daha kolay olacaktır… Şimdi geride koca bir yılı bıraktığımı düşününce 2018 için yalnızca 2017’den daha narin olmasını dilemiştim. Ki öyle oldu. 2017 müthiş sıkıntılı bir yıldı benim için ekseriyetle ağlıyor, giriştiğim her şeyde başarısız oluyordum. Talihsizlikler peşimi bırakmıyordu. Bir yılan olsam da deri değiştirip olduğum kişiden kurtulsam diyordum. Çünkü kendime en büyük kazığı kendim atıyor sürekli atıllaştırıyordum. Sonra da hiçbir şeye yetemiyordum, kısır döngüler…Biz insanlar takvimdeki birkaç rakamın sıfırlanması ve değişmesinden bir şeyler umarız her daim. Nitekim aldığımız kararları uygulama açısından da verimli bir başlangıç olur her zaman. En azından ilk on beş gün. Mesela ben her yıl bir daha kola içmemeye karar veririm ve ilk 15 gün asla içmem. Sonra gelecek sene bırakırım diye kendimi teselli ederim. Ama bu yıl kararlıyım… Ne diyordum, 2017 yılı zorluydu, canıma okumuştu falan filan. 2018’e girmenin hikmeti mi yoksa sahiden artık toparlanmamın vakti miydi bilemiyorum bana bir şeyler oldu. Beni ben yapan birçok şeyi yeniden inşa etmeye başladım. Bilinçsizce ve oldukça gönüllü. Vazgeçemediğim birçok şeyden vazgeçtim hatta bütünüyle vazgeçme kavramını öğrendim. Asla olmaz dediklerimi –şayet iyi ve güzelse benim için- oldurmaya başladım. Koca bir yılda oldukça büyüdüm ve yetiştim önceme bakarak. Yani buradan nereye varacağım? İnsan istesin her şey mümkün; bütün kangrenleri kesip atmak mümkün. Kalbimizin raflarına rengarenk çiçekler dizmek mümkün. Minör hayatlarımızı majör üzüntülerden kurtarmak mümkün.  Yağmuru yapısalcı bir yaklaşımdan ziyade bir mucize olarak algılamak da mümkün. Hatta mümkünse yeni yılın sadece narin olmasını dileyecek kadar kanaatkar olmayın. Şöyle söyleyin: “En en en güzel, en iyi, en hayırlı, en başarılı yılım olsun şimdiye kadar gördüğüm yıllar arasında. Ve iyi ve güzel olan ne varsa katlanarak artsın. Şimdiden hepimize iyi ve mutlu yıllar… Seneye bu zamanlar çeldiricilerden bağımsız harika bir yılı bıraktığımızın huzuruyla dolalım. Çok sevgiler, hep sevgiler…

Benim Ülkelerim

Bizim oralarda bir diken türü vardır: Büyük büyük diken dallarının altında küçük mor çiçekler açar. Güzelliği görmeyi bilmeyenler onun sadece diken olduğunu sanar. Ne mutlu ki ben güzellikleri görmeyi öğrenmiştim. Bu yüzden onları ilk bakışta tanıdım: Dünyanın en güzel çiçeklerini… Yetişecek, tutunacak bir toprağın çok görüldüğü mazlum çiçekleri.  Başkaları onlara mülteci isterse sığınmacı diyebilir ama ben o bütün çiçekleri gönlüme diktim. Artık onların toprağı, memleketi, benim gönlüm.     

O gün sınıfa girdiğimde öğretmenlikte ilk günüm sanıyordum ama almam gereken en önemli dersin ilk günüymüş. Bu dersi geçersem eğer merhameti, insanı insan olduğu için sevmeyi ve başkasının derdiyle dertlenebilme sınavını vermiş olacaktım. Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy’un dediği gibi “Acı duyabiliyorsan canlı, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” bakalım ben ne kadar insandım?  Cumartesi sabahı artık sahnedeydim. Nereden başlamalı? Hah, evet önce kendimi tanıtmalıydım sonra onları tanımalıydım. Tane tane kendimi anlattım, sıra onları tek tek tanımakta: İsra, Ragat, Zeyd, Nur, Abdurrezzak, Emine, Ali, Leya, Nebi, Muhammed, Mücet… Onlar adlarını söylüyor ben tekrar ediyorum, onlar da başlarını yukarı aşağı sağlayarak onaylıyorlar. Sonuncusunda işler biraz değişti. Baş bu sefer sağa sola sallanmaya başladı. Demek ki adını doğru telaffuz edemedim diye düşünüp bir kez daha sordum. Müceet? Baş yine sağa sola, Mücahit? Baş yine sağa sola. Yaklaşıyorum tam duymak için tekrar soruyorum, baş sağa sola… Allah Allah! Yaz desem yazmayı bilmiyor daha altı yaşında. Bıyık altından da gülüyor bana, ilk günden karizmayı çizdirdim ama güzel maymuncuğumla en sonunda Mücet’te buluştuk. O günden itibaren yedi ay boyunca ona Mücet dedim ve o da ne zaman ona seslensem muzip bir gülüşle bana baktı. Şimdi diyorsunuz ki kimliğine baksana bre cahil, ama kimlikleri bile yok ki. Ah benim gariplerim… Onların hiçe sayılmışlıkları burnumun ucunu sızlatıyor. Artık yeni bir organın var benim burun ucu ve yeni bir hastalığın var burun ucu sızlaması. Hiçbir hastalık bu kadar huzur veremez.    

Okulun son günleri yavaştan vedalaşıyoruz. Mücet’in çantasından kalem kutusunu çıkardığını görüyorum, üzerine bir şeyler yazılmış. Oğlum yazmayı öğrenmiş de dağa, taşa, kalem kutusuna yazıyor diye keyifleniyorum. Ver bakalım ne yazdın, dedim büyük harflerle “MECİD” yazmış. O an dünyanın bütün ışıkları zihnimde yandı. Senin adını böyle mi yazıyor, dedim bu sefer başını yukarı aşağı salladı, güldüm. Mecid, dedim bu sefer her zamankinden daha güzel gülümsedi. Oh nihayet, der gibi. Güzel çiçeğim aylarca kendine ait olmayan bir adı hiç bozuntuya vermeden üstüne alındı. Kimliği bile olmayan altı yaşındaki çocuk sahip olduğu tek gerçek şeyi adını da beni üzmemek için belki de üzülmekten, kaybetmekten başka hiçbir şey bilmediği için o şekilde kabul etti. Ah benim sızlayan burun ucum, gönlümün sızlayan toprakları. İmkânım olsaydı bütün sevinçlerimi biriktirip size hibe ederdim. Sizinle geçirdiğimiz güzel günleri, söylediğimiz şarkıları, oynadığınız oyunları çizdiğiniz resimlerinizi, yazdığımız sevgi dolu mektupları düşünüp ayrılığımıza alışmaya çalışıyorum. Buket Uzuner der ya: “Hayatta en büyük mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.” diye; benim hayatımın en büyük mucizesi ise sizin gibi güzel çocuklara rastlamak oldu. Dünyanın bütün zalimliklerine, insanların bütün aç gözlüklerine rağmen, insanların adını bile tam bilmediği kanaatkâr çocuklar oluşunuzla benim gönlümde cumhuriyetinizi ilan ettiniz.

    Bazen sizden ayrıldığım için kendimi boşlukta hissettiğim anlar oluyor, sonra aklıma Alemdar Hoca’nın anlattıkları geliyor. Bize demişti ki: “Aranızdan bir öğretmen adayı eğer beni anladıysa o da gidip 30 kişilik yedi sınıfa anlatırsa ve onlar da anlarsa şimdi artık ben 210 kişiyim, yalnız değilim.” demişti. Şimdi ben de o güzel gözleri anımsıyorum ve diyorum ki ben artık yalnız değilim ben en azından dört beş ülkeye bedelim…

Yeşil Doğan Olmak

Her ne olursa olsun, kendin olmak için asla geç değildir. Ya da benim durumumda asla erken değildir. Bunun zamanı yoktur, istediğin zaman başlayabilirsin. Değişebilir ya da aynı kalabilirsin. Bu işin bir kuralı yoktur. Hayatımızı iyi ya da kötü yaşayabiliriz.İyi birisi veya kötü birisi de olabiliriz, seçmek bizim elimizde. Ama bazen adınızın önüne konulan sıfatları veya adınız yerine konulan isimleri siz seçemezsiniz. İnsanlar sizde gördüklerini ve onlara hissettirdiklerinizden yola çıkarak size yakıştırdıklarıyla bakarlar. Yolun 7de 2sinde kendimi tanımam için yardım etti bu sıfatların hepsi. Mesela çalılıkların arasında tek başına oyun oynayan kara kuru bir çocukken ebemin Süpürgeden Gelin’idim, sınıfta yazdığım tiyatroları yöneten ilkokul öğrencisiyken öğretmenimin Atıf Yılmaz’ıydım, taşındığımız her şehirde Yeni Kız, lisede ise Jet Sosyete’ydim. Şimdilerde bir tarlada ırgat, kendi memleketimde Ankaralı’yım. Yaklaşık 15 sene bizimle doğu-batı ve yaz-kış demeden dağları aşan Yeşil Doğan’ımız vardı, gittiği her memlekette plakası yüzünden yabancı olur asla bir yere ait olamazdı. Kendimi Yeşil Doğan’ımıza benzetiyorum bir yere asla ait olmadım ama girmek istediğim her gönüle girdim. Kendimi ve yaşadığım hayatı çok seviyorum. Bu yüzden cumartesi günü flomar makyaj temizleyicisi ile rimelimi silip çarşamba günü tarlada şapkamın içine asma yaprağı koyup başımı serin tutabiliyorum . Ve cumartesinden de çarşambadan da gocunmuyorum. Her gece dişlerimi fırçalarken aynadan kendime gülümseyip öpücük atmaya devam ediyorum. Çünkü her şeyiyle mükemmel olmasa da mükemmel gördüğüm bir hayatım var. Umarım seninki de mükemmeldir, mükemmel olur. Umarım seni şaşırtacak şeyler yaşarsın. Umarım daha önce hiç hissetmediğin duyguları hissedersin. Umarım hayata başka pencereden bakan insanlarla tanışırsın. Umarım gurur duyduğun bir hayat yaşarsın. Ve eğer yaşamadığını düşünüyorsan, umarım içinde her şeye yeniden başlayacak gücü bulursun. Son olarak umarım hayat sana en çok yakışacak sıfatlarla buluşturur seni ve sen de kendine en çok yakışanı seçip yola onunla devam edersin.

Çok sevgiler, Yeşil Doğan.

Kırmızı Bisiklet

Şu fotoğrafa bakınca aklıma ilk gerçek bisikletim geldi, kırmızıydı. Onun alınış hikayesini anlatasım geldi şimdi de. Adını, nereli olduğunu, kim olduğunu şu an asla hatırlamadığım bir arkadaşım vardı mahalleden. Bir gün oyun oynarken akşam ezanı okundu ve ikimiz birden gerçek dünyaya döndük. Ben annem geç kaldığıma kızacak diye telaşlanırken arkadaşım ellerini açmış dua ediyordu. Dedim ki ne diye dua ettin, babam bana istediğim bebeği alsın diye dua ediyorum, dedi. Çok şaşırtmıştım, o güne kadar hiç dua etmemiştim, sadece annem dua ederken yanına oturur fısfısfıs diyerek taklit ederdim onu. Arkadaşım duasını söyleyince çok heyecanlandım koşa koşa eve gittim, anneme istediğimiz şeyi duada söylüyormuşuz öyle mi, dedim annem de onayladı ve ne istersek büyük-küçük her şeyi Allah’tan isteriz o da bize verir dedi, gerçekten her şeyi mi diye sordum, her şeyi dedi.

Sınırları olmayan bir çocuktum hâlâ da öyle. Artık her gün dua etmeye başladım: Allahım lütfen saklambaçta sobeleyemesin kimse beni, Allahım lütfen saçım uzasın, Allahım lütfen şampuan gözümü yakmasın, Allahım büyüyünce dansöz olayım; hatta çok iyi hatırlıyorum haftanın günlerini öğrendikten sonra cuma günü Allahım yarın cumartesi olsun diye dualar ederdim. E doğal olarak bütün dualarım kabul oluyordu. Sonra bir gün benim niye bisikletim yok Allah’tan onu da isteyebilirim diye düşündüm. Dedim ki bir bisikletim olsun hem de kırmızı… Her gece bu duayı eder sübhanekeyi okur uyurdum.
Bir süre mahalledeki arkadaşlarımın bisikletine binerken bisiklet binmeyi öğrendim. Babam bisiklet kullanmayı öğrendiğimi duymuş. Bir gün sabah arkadaşlarımla oyun oynamak için sokağa çıktığımda apartmanın önünde kırmızı bir bisiklet gördüm, bisikletin yanında da babamı; ama kesinlikle önce bisikleti gördüm. Tevafuk mu bilmiyorum istediğim bisikleti almıştı.

O gün -Allah affetsin- babamın peygamber olduğunu düşünmüştüm. Şu yaşıma geldim ne zaman duam kabul olsa kırmızı bisiklet gelir aklıma ve her şeyi isteyebileceğimiz tek bir makam olduğu.

Bu da benim kabul olan ilk gerçek duamın öyküsüdür.

Masal Ya

Bir varmış bir tane daha varmış…

Çoook çoook eski zamanlarda iki kuş yaşarmış. Hafifçe iri olanın adı Cesur, hafifçe minik olanın adı Zarif’miş. Cesur, cesur olduğundan diyardan diyara uçar bir türlü bir yere konamazmış. Zarif’se bir yeri vatan belledi mi oradan ayrılamazmış asla.

Bir gün gelmiş bu iki kuşun yolları kesişmiş. Birlikte şakıyıp birlikte uçmuşlar… Cesur zarifleşmiş, Zarif cesurlaşmış zamanla. Yani bu iki kuş birbirine aşık olmuş.

Cesur’un göç zamanı gelmiş, bahar geliyor ya. Cesur, cesaret vermiş Zarif’e “gel benimle yeni diyarlara!” demiş, cesur ya. Zarif kıramamış sevdiğini kabul etmiş, zarif ya.

Uçmuşlar da uçmuşlar. Konmuşlar, tekrar uçmuşlar. Zarif, hayran kalmış gökyüzünün hiç görmediği mevsimlerine. Yine uçmuşlar çok uçmuşlar ama bir türlü varamamışlar. Okyanuslar aşmışlar yine de konamamışlar.

Yorgun düşmüş Zarif. Alışık değil ya… Hastalanmış galiba… Cesur sevdiğinin bu hâline çok üzülmüş ancak elinden bir şey gelmezmiş. Ay da geçmiş yıl da, Zarif günden güne daha da süzülmüş daha da incelmiş. Ama Cesur’un artık gitmesi gerekirmiş göçmen ya…

Zarif dayanamamış sevdiğinin bu hâline ”sen git ben kalırım.” demiş zarif ya. Cesur direnmiş “gitmem” demiş. Ama mecbur ya, gitmiş.

Cesur aklı sevdiğinde uçmuş da uçmuş. Aklı sevdiğinde ya görmemiş avcıyı, düşmüş bir tuzağa. Almış bunu avcı götürmüş de götürmüş. Sonunda da varmışlar ama. Meğer avcı Zarif’i de yakalamış. İyileştirmiş, masal ya. Cesur’un da yaralarını sarmış, masal ya.

Avcı, avcı değilmiş; masal ya.

Aşıklar tekrar kavuşsun diye masalcının bahanesiymiş.

Sevenler hep kavuşsunmuş, böyle dermiş masalcı. Zaten hemen de kavuşturmuş, neden kavuşmasınlarmış zaten, sonuçta masal ya.

Ve tekrar gökyüzü onların şuh kahkahalarına kavuşmuş. 

Cesur sevdiğinden onun yapamayacağı şeyler istemekten vazgeçerek adının hakkını vermiş. Zarif de sevdiğini asla yalnız bırakmayacağına her koşulda yanında olmaya söz vererek adının hakkını vermiş.

Aşk ya ferman dinlemezmiş. Böyle demiş masalcı.

Gökyüzü bu masalı Cesur ve Zarif’ten dinlermiş, insanlar da küçük bir kızdan. Masalcı eklemiş masalın sonuna, cesaret ve zarafet versin diye bütün aşklara, yaşarken kavuşmayı göze alabilsinler diye:
HAYAT KISA YA, KUŞLAR UÇUYOR YA !

Bilmece Bildirmece

Pencereden yeni taşındığın sokağı izliyorsun. Bir araba geldi. Kadın indi ve şiddetle çarptı kapıyı sonra adam da. Bağırdılar, sövdüler, vurdular ve kırdılar. Ne olduğunu öyle merak ettin ki, ama soramıyorsun.

Ertesi gün işe gidiyorsun belki de okula, tam olarak kestiremiyorsun çok zaman geçmiş üstünden galiba. Ama karga kahvaltısını yapmadı henüz, ondan eminsin. O araba yine orada. Adam arabanın içinde uyumuş, öyle tahmin ediyorsun. Çok sinirli, volta atıyor. Onu ne bu hâle getirdi merak ediyorsun, ama soramıyorsun.

Birden daha da sinirlendi adam nedense. Arabanın içinden çıkardığı levyeyi, levye olsa gerek, nereden bileceksin ki?

Öfkeyle arabaya vurmaya başladı. O kadar korktun ki adımlarını hızlandırdın.

Ama gün boyu o adamı düşündün. Arabaya o işkenceyi yaparken kadını düşünmüyordu değil mi? Ödün koptu.

Aradan günler geçti. Ayyaşlar arabayı tavaf etmeye başladılar. Onu keşfettiler. Endişelendin, nedense artık.

Bir gün akşam ekmeği almış eve dönerken arabanın tekerlerinin patlatıldığını ve sağ arkanın söküldüğünü fark ettin. Sana ne oluyorsa üzüldün bu hâle…

Gün geçti sokak çocukları camları kırdılar, ama bence günah alma. Çocuk işi değil bu. Silecekler ve plaka da sökülmüş baksana.

Artık üzülmüyorsun, adama kızıyorsun. Neden gelip bakmıyor bu arabaya diye.

Yedi ay geçti. 

Ayyaşlar evsizler ve hırsızlar arabayı çırılçıplak bıraktı. Kapıları söküldü, camları kırıldı, koltukları bile çalındı tahmin edebiliyor musun? Etmene gerek yok. Şahit oldun hepsine zaten. Dua ediyorsun hurdacı gelse de götürse diye. Daha fazla dayanamıyorsun parçalanmasına.

Hani sormak istiyordun soramıyordun ya, başka bir soru var şimdi aklında.

Hep böyle midir bu işler? Bir kez bıraktın mı kendini, bir kez kimsesiz kaldın mı ya da o hissi verdiysen insanlara seni de böyle paramparça ederler değil mi? Acımazlar değil mi? İnsanlar hep böyledir değil mi?

Yanıtla lütfen. Ama sen bilirsin yine.